GÜN IŞIĞI

Soğuk bir geceydi. Ellerim üşüyordu. Gözlerim sanki benden bağımsız dalıp gidiyordu. Mumun ışığı hafif esintilerle titremekteydi. Odayı kaplayan turunç kokusu hafifletmekteydi ve aldığı gibi derinlere derinlere götürmekteydi. Daha ve daha derinlere…

Herkesin karanlık sokakları vardı yaşamında, belki de hiç geçmeyecek yaraları, astrolojide bunları Kiron temsil ederdi. Kiron mitiolojide öğreten bir bilgeydi ve bu insanın bu geçmeyen yaralarının yaşamı boyunca ona hep bir şeyler öğretmesi anlamına gelebilir miydi?

Peki, onlardan yük olarak mı yoksa ışık olarak mı bahsedilirdi? Bunu biraz düşünmek gerekirdi. İnsan yaralandığı için mi öğrenirdi yoksa öğrendikleri her seferinde biraz daha iyileştirebildikleri miydi? Bununla birlikte her seferinde ancak aldığı yolun yarısı kadar daha yol alabilirdi ve ne zaman o eşik geçilirdi kimse bilemezdi ve birgün artık yolun ışığı onun bizi vardıracağı yerin ötesine geçebilirdiğinde belki o zaman her şey gerçekliğiyle karşımıza dikilebilir ve bize biz olup gülümseyebilirdi.

Hep bir kaçtığımız yok muydu yaşamda, sahip olduklarımız zenginliğimiz olduğunda artık korkularımız da kabuslarımız olmaz mıydı? Peki, olmaz mıydı? Olmazdı. Nasıl? Ne zaman ki olan ve olmayan her şey bir olurdu, orada korkunun yerini sevgi doldururdu. Bu kadar kolay mı olurdu? Aslında her halükarda böyle olurdu, tıpkı bir kum saati gibi, bittikçe çevrilir dururdu; bununla birlikte insan ancak fark etmeye hazır olduğu kadarının farkında olurdu ve o fark etmeye hazır olduğu müddetçe de yaşam ona sırları açar dururdu.

Pardon, en son kimi kaybetmekten korkmuştunuz? Peki, neyi? Şimdi onlar nerede peki? Kim olduğu yerde baki? Bizler bile bugün var, yarın da var ve hep de var, bunun farkındalığının boyutlarında kendimizi sayfa sayfa okuyup kalem olup yazabildikçe tabii, yoksa kendi yokluğumuzdu içimizde bizi sürüklediği…

Sevdiğimizi sevdiğimiz yapan neydi? Onda kendimizi seyretmek değil miydi ve tüm yaşam da bu değil mi? Kendisinde kendimizi kendimiz olup kendisinden aldığımız ki biz onu kendimizden almıştık, farkına varmıştık, varamamıştık; hiç uzakta bırakmamıştık. Bazen yapabilmiş, bazen yapamamıştık. Bazen önümüze katmış, bazen ardımızda bırakmıştık; bununla birlikte hep yol almıştık.

‘’ Akıl Oyunları ’’ filmini hatılıyor musunuz? Son sahnelerini hatırlayın. Sanrılar kaybolmuş değildi. O sadece onların artık ne olduğunun bilincindeydi. Yaşamda yaralar geçmezdi; bununla birlikte acımadığında artık onlar birer yara değildi. Onlar yaşamın bir penceresiydi ve bilinmezliğimize altın anahtar olur kendi derinliklerimizin gizemine ışık olur bizde dillenirdi.

Korkularımız yaşamdaki en büyük ışıklarımızın habercisiydi. Yaşama insan kendisinin ötesine geçip kendisinden öte bir bende ben olan yaşamı ışığıyla yıkamak için indirilirdi. İnsan kendinden kendine inerdi ve indiği o dirilikte yaşam ancak ona yüreğimizi açabildiğimizde bize dillenebilirdi. Aksi takdirde sessizdi.

Acılar insanı kamçılamak için değil, insana ötesinde bir dünya olduğunu hatırlatabilmek içindi ve yaşam hep bize anlatmak isterdi. Birgün her şey öldüğü dirilikte doğabilirdi; bununla birlikte önce ölebilmeliydi.

Her ölüm bir doğuma gebeydi; bununla birlikte ölümün sütü olmaksızın bir doğum yaşamla ödüllendirilemezdi ki o süt ancak ölüm kendini hak edip kendinden kendini doğurabildiğinde yaşam kendini emzirtebilirdi ve nihayet gerçekleşti. Ana da baba da insanın kendisiydi. Kendinden kendini kendi parçalarında bütünleyip doğurabilmişti ki iş bunu görebilmekti ve görmek bunu okuyabilmekle ilgiliydi.

En yalnız kaldığınızı düşündüğünüz anda aslında tüm yaşam sizinleydi. En sevilmediğinizi düşündüğü an da bile iki el titreyerek sizin için dua etmekteydi ve hatta gözleri dolmuş biri sizin için gülümsemekteydi ve iyi olduğunuzu dilemekteydi.

Geçmiş ve gelecek hep anda diriydi. An hepsinin el ele tutuşup yürüdüğü bir nehirdi ve o nehirde yaşam kendinde kendini emzirirdi ve o, yaşamı kendinden doğurduğunda hala bir bakireydi ve bu sırlı hikaye yaşamın safiyetinden ileri gelirdi.

Örtüleri kaldırabilmek için önce ardındaki kendimizin farkına varmak gerekirdi ki bu sorumluluk, vicdan ve güç demekti. Güç çoğu faninin dileğiydi; bununla birlikte güç ancak onu taşıyabilecek olana yakışabilecek cüretkar bir kıyafetti. Onu elde etmek değil, onunla devam edebilmek cesaret işiydi. Her dirildiğinde bir kez daha ölmeyi göze almak ve o ölümün kanatlandırdığı bir doğum olduğunun farkına varmak gerekirdi. Tıpkı her seferinde ciğerleri yenen Prometheus gibi, bu hiç bitmedi; bununla birlikte bu belki de korktuğumuz kadar korkunç değildi; çünkü yaşam ölmeden doğulabilecek bir cennet değildi ve ölüm de kapıdaki ışığın kendisiydi. Ölüm gözlerimizi kapatmak ve uykuya dalmak demekti ve sabah olduğunda ‘’ doğan gün yeni ‘’ ydi.

Aslında her şey bizi o ana hazırlar, her şeyin tepetaklak olduğu, neyi tutsak elimizde kaldığı o ana ve kaçarız ondan hep olduğumuzca, kolaylaştırmak içindir hep çaba, sanki yok saymak neyi daha kolaylaştıracaksa ki birgün o kabusa kendimizi bıraktığımızda, o en korktuğumuz sokakta yapayalnız kaldığımızda, o hep açmaktan korktuğumuz kapıyı açtığımızda, o suda aktığımızda ve çamura karışıp yıkandığımızda uyanırız aslında ve uyandığımızda bizimledir yaşam tüm ışığıyla ve o ışık tüm o karanlığın bizi bizden alıp bize kattığı bir ışıktır. Yaşam bu sonsuzluğunun farkına varıldığında uyanılan bir ışıktır.

En son neyden korktuk? En son kime sarıldığımızda ya bizi terk ederse ona alıştığımızda diye geri durduk? En son hangi korkumuzdan korkar olduk da yeni bir kaçış planı adına kendi kendimize tuzak kurduk? Biz insandık ve kutsal tohumduk ve toprağımıza ışık koyduğumuzda ışık olup doğmuştuk. Yalnız olmadığımızın farkında olurduk ve gökyüzünde bizi seyreden zaman rüzgarlarıyla yola koyulurduk. Her şey konuşurdu bizimle; ışık konuşurdu, zaman konuşurdu ve doğa konuşurdu ve biz onlarla konuşmaya başladığımızda artık yaşam konuşurdu.

Kimsenin gitmesi hiçbir şeyin sonu değildi. Kimsenin gelmesiyle de başlamamıştı hiçbir şey. Gitmesi bir sonun ışığı olabilirdi; ama son gitmesi değildi. Bu sadece bir parçasıydı bütündeki hikayenin ve şu kesindi ki hala bir şansımız vardı. Geriye gitmek için de daha ileriye doğru yol alabilmek için de yaşam bize hep bir şans verirdi. Bu şans bizi istediğimizde değil, biz ona hazır olabildiğimizde bize gelirdi, bu kesindi. İş onu kendimizden okuyup yaşama ışığıyla katabilmekti.

Dün bana bugünden bahsedilseydi uzak gelirdi; bununla birlikte bugün burası tam da hakikatin kalbiydi; bununla birlikte yarın belki hiç de böyle gelmeyecekti; çünkü doğan gün hep yeniydi ve yeni olan hep diriydi. Gerisi ölen ve toprak olan bir hikayeydi. İnsanın ona ışık yakmasını beklerdi ki o ışık da hep yüreğimizdeydi.

Küçülttüğümüz kadar her şey küçülebilir ve büyütebildiğimiz kadar büyüyebilirdi. Kaçmak bizi güçlü değil; ancak iyi bir kaçak yapabilirdi; bununla birlikte yolun sonu hep kendimizdi. En çok kızdıklarına benzemeye başlayanlar hiç gözünüzden kaçmamıştı değil mi? İnsan savaştığının kendisiydi; tam da bu yüzden savaşının ne olduğunun farkında olmak önemliydi. Düşmanını seven artık kendini sevebilirdi; çünkü bizden öte bir bizde olan hiçbir şey gerçek değildi.

En son korktuğum anı hatırlıyorum da yeniden başlamak ne çok korkutmuştu beni. Yeniden alışmak ve o alıştığımla kurduğum hayallerin ötesinde bir ben olduğunun farkına varmak ve biraz da ona alışmaya çalışmak, derken şu an bakıyorum da hiçbiri gerçek değildi aslında, ne alıştığımızı sandıklarımız ne de alışamamaktan korktuklarımız, insanın dönüşüm yeteneği sonsuzdu. Kiminin yetenekleri uykusuz, kimilerininki de hep uykuda olurdu. İşleyen demir ışıldar ve onu görmek ne zaman zor olurdu?

Karanlığın ışığı insanın doğumuydu. O kendisinin kendisine sarılıp onu kucaklamasını ummuştu; bununla birlikte ortalıkta bir kendisi yoktu. Anlamıştı ki onu arayıp bulduğunda gerçekten doğmuş olurdu. Ağladı durdu. Zamanla bunu unuttu ve birgün her savaştığından doğduğu o anın ışığını buldu ve en nihayetinde doğdu.

O gün tüm yaşam onunla yürüyordu. En çok canını yakanlar bile orada onunla yürüyordu; çünkü bu onların yoluydu. Bu yaşamın yoluydu. Bu ışığın yoluydu. Onlar buluşmuştu ve bu buluşma yaşamı doğurmuştu ve örtüler kalktığında sadece renkler olurdu ve renkler de kaybolmaya başladığında şekli şemali kalmayan dünya ses olurdu, duyulurdu.

O çarpa çarpa doğmuştu ve böylelikle duyulmuştu. Sonsuz boşlukta kendine bir yer bulmuştu ve oraya tutunmuştu. Bu mekanın bulunuşu ve orada zamanın kurgusunun doğuşuydu. Güneş de ona uydu, ay da ona uydu ve oyun kuruldu.

Güneş ve ay dünyayı doğurmuştu ve onlar yaşamı doğurduklarında insan kendini doğurmuştu. Her şey bizim emrimizden bize doğurulmuştu ve işin ilginç yanı onlar bize biz olup doğmuştu. Sonsuz sırlar yaşam yoluydu ve birisi ancak kapıyı çaldığında içeride birilerinin olup olmadığı hakkında bir fikri olurdu.

Eski püskü evlerden hep uzak durulurdu. Halbuki orada da yaşayan birileri hep olurdu ve oldu. Sanılır mıydı ki duvarlara sinmeyen bir yaşam ışığı olurdu. Dinlerseniz hepsi duyulurdu ve dokunduğumuz her yaşam aslında bize bizi doğururdu. İşte tüm buluşmalar bu kutsal ışıkla olurdu.

Çocuk ağlardı. Doğmak istemezdi; çünkü bu ayrılık demekti; bununla birlikte aslında buluşmak ve o anne kokusunu içimize çekmek, aile ışığını yakabilmek ancak bu ayrılık gerçekleştiğinde olurdu. Her ayrılık yeni bir ışıkta buluşmanın tohumuydu ve bunu duyan yalnızca bu ışığın kutsal gücüyle buluşurdu. O zaman bugün yüreğin açılması için her şey mümkün olurdu.

Her ayrılık dediğimiz yeni bir ışıkta yenilenen bir buluşmanın tohumuydu ve ölümsüzlük ölümü olup yaşamın, dudaklarımıza dokundu. İçimize çektiğimiz nefes doğanın ışığı oldu. Bahar şimdi kanatlarımızda gülümseyişimiz oldu. Anlaşılan biz biz olduğumuzda yaşamla, her şey mümkün olurdu. Ne de olsa sahneyi sahne yapan paylaşılan sahnedeki her ışığın birlikte ortaya koyduğuydu ve sahne ışığı ışık olduğunda herkes buluşur ve kutlama olurdu. Bir ressamın ışığında ölümsüzlüğüne kavuşurdu.

Geriye döndüm baktım bugün, hiç kimse ve hiçbir şey yok, önüme döndüm ve yürüdüm. Tüm yaşam oradaydı. Yalnız olduğumu düşündüğümü hatırladım dün gece, halbuki tüm yaşam önüme dönüp yürümem için beni bekliyordu. Yürüdüm, yürüdüm ve yürüdüm. Gözyaşlarım yanaklarımdan süzülüyordu. Tüm yaşam bana sarılmak istiyordu. Korktuklarım vardı, kızdıklarım…

Hepsi birer birer döküldü. Her buluşma daha da büyüyen bir ışık oldu. Hıçkırıyordum, sarsıla sarsıla hıçkırıyordum ve gözlerinin içine baktığımda, artık yalnız olmadığımı biliyordum ve hiçbir zaman da olmadığımı ve asla da olmayacağımı; çünkü biz hep birlikte yakmıştık bu yaşamın ışığını ve bu her şey için yeterliydi. İşte bu, şimdilik! Aha, şimdi!

Ol Hüseyin Akdağ