İLİŞKİ MATEMATİĞİ

İlişkiler, kendimizle kendimizi çarpıp kendimizle toplayıp nasıl geriye sıfır kaldığını anlamayıp bölmeler ve çıkarmalar ile bir türlü aradığımız sonucu bulamadık diye kendimizi yeyip bitirmeler! İlişkinin matematiğinde insan yalnızca yol alırdı ve bu yol kendinden kendine alınan, yaşam denen yolun aslında bir parçası olarak yaşamımızda görev alırdı. Görev neydi? Görev bilinçli seçimlerin ardındaki bilinçdışı hikayemizin farkına varmaktı.

Her birimiz her ne kadar kendi benliğinin ışığındaysa bir o kadar kollektifin bir parçası olarak yaşamda vardı. İnsan sosyal bir varlıktı; çünkü beyin geçirgen bir ışıktı ve bulunduğumuz alanlarda, yaşadığımız sokakta, şehirde, ülkede ve topraklarda, hatta dünyada hep bir etkileşim söz konusuydu. Bu etkileşim hepimizi bizliğe taşırdı ve farkında olsak da olmasak da bu yolculuk hep birlikte yapılan bir yolculuğun parçalarında bütünle olan bağlantısını hep taşırdı.

Yaşamımıza giren her insan aslında büyük oyunun bir parçasıydı. Büyük oyun yaşamdaki yolculuğumuzdu ve bu yolculuk da hiçbirimizden bağımsız olarak ele alınamazdı. Tam da bu yüzden iletişimsel yoğunluklar ve bu yoğunluklarda belli akışlar vardı. Aslında astroloji de bunu anlatırdı.

Bir gökyüzü haritası vardı ve tüm insanlık bunu yaşardı; bununla birlikte akan sudan herkes kendi doğum haritasının ışığında olanı alırdı. Jenarasyonların bir karekteri vardı ve karakterlerden karakterlere hep bir geçişle ve bu geçişin ardındaki hikayeyle yolculuk ilerlerdi. Hiçbir şey birbirinden bağımsız düşünülemezdi ve bu bağın farkına varan aslında yaşamın ve ilişkilerin ışığına da uyanabilirdi.

Karşımızda duran kişi bizden öte bir biz değildi; bununla birlikte o, bizim bizde ben olan parçamızla ilgiliydi, pazılı tamamlayacak diğer parçaydı aslında ve bizim bu parçanın tamamlanışında iki parça olarak yalnız olamayacağımızın farkına varılmalıydı.

İlişki bir kişiyle değil tüm yaşamlaydı aslında, karşınızdaki kişi tüm zamanın ışığından bir şeyler taşırdı ve burada, sadece bir karede bizimle buluşma sağlanmıştı. Hala kaçtıklarımız varken karşımızdaki kaçmaktaydı, hala korktuklarımız varsa karşımızdakinin korkuları vardı, hala kandırdıklarımız varsa kendimizi, o da bizi kandırmaktaydı.

Sevemediklerimiz varsa kendimizle ilgili, o da bir türlü sevmeyi başaramamaktaydı. Karşımızdaki için yaptıklarımız bizi değerli yapmazdı, bizim kendi değer duygumuzdu bizi değerli kılıp bu değeri görünür gerçekliğe çekebilecek olan, o beni seviyor mu? Senin seni sevebildiğin kadar…

Bırakıp gidiyor mu? Bırakıp gidemediklerin dikilmişti işte karşına, bir türlü gelmiyor mu? Gelemedin kendine, seni sevdiğini söylüyor ve ilgisiz mi? İlgilenemedin ki oturup kendinle! Kendini sevdiğinde, sevip bir bütün olabildiğinde kendinle, bütünsündür aslında her şeyle de, hikayeler hep bizim derinlerde hak ettiğimize inandığımız ışıkta seçtiğimizce!

Yaşam nehrinde yüzen balıklardık aslında, nehrin akışının tersine yüzmek ancak seçtiğimizde doğabilecek bir süreçti ki bunda da mutlaka varabileceğimiz bir yerlerin olma gerçekliği karşımıza dikildiğinde, belki bir şeyler daha anlaşılır olabilirdi. Benim sevdiğim neydi? Gözlerimin içine baktığımda Tanrılık ışığı oradan bana ben olup gülümseyebilmiş miydi? Kendime baktığımda hak biçtiğim neydi? En son ne zaman ‘’ Ben ‘’ diyerek konuşmam başlayabilmişti?

Bunlar önemliydi; bununla birlikte bununla da bitmezdi. Eğer ‘’ Ben ‘’ diyerek başlayan cümleler çoğalmışsa da bu aslında beni benden kaçırmış bir gerçekliğin sesiydi. Neydi bu ses? ‘’ Ben ‘’ i hep hatırlatmak zorundayım; çünkü ben hala o ben dediğimiz şeyin içini dolduran şeyin ne olduğunu hatırlayamadım.

Ağzımızda kalan tat neydi? İşte o bizim oraya ekip büyütmek istediğimiz ve karşımıza bugün burada diktiğimizdi. İlişki hep birileriyle zannedilirdi, halbuki ilişki kendimizleydi ve iş, ondaki kendi derinliklerimize inme cesareti gösterebildiğimiz ile ilgiliydi.

Evlilik birleşmek ve bütünleşmekti. Kendi alanında biz alanını inşa edip onda bütün olarak yol alabilmekti. Sorumluluktu ve bu sorumluluklar aslında benim kendime duyduğum sorumlulukları da ne kadar farkında olarak götürebildiğimle ilgiliydi. Nasıl mı? Ne zaman ben beni unuturum, o zaman unutulurum. Ne zaman ben bende tıkanır kalırım, kendimi kendimde yok sayarım.

Karşımdaki, benim tamamlandığım resimdi. Bazen onda gölgelerim ( bilincinde olmaksızın sakladıklarım, bastırdıklarım, geçmiş topraklarımdaki ışıklarım ), bazense göstermek isteyip de gösteremediklerim ya da derinlerdeki hayallerim dillenirdi. Benim onlarla nasıl bir bağlantı kurarak kendimi var edebileceğim, işte bu en kutsal öğrenme süreciydi.

İlişki hep pratikte değerliydi. Bunun için ön kabullerin ötesine geçebilmek gerekirdi. Esnemek ve esnerken de esnekliğinin ışığında öz alanını da koruyabilmek. Söylemediklerimizin anlaşılmadığı için kim suçlanabilirdi? Peki, biz ne kadarını anlayabilmiştik ki? Kendimizi ve kendimizi dolduran çevremizdeki hikayelerin, bütünde bize anlatmak istediklerini!

Anne ve baba, iki önemli gerçeklikti. İlişki hikayelerimiz hep onların dönüşen hikayeleriydi aslında, annede başka bir ışık, babada başka bir ışık dirilirdi ve bizler tam da onların birleştiği yerdeydik ki bu da ata ağacından gidersek çok çok eskilere kadar giderdi ve orada sanki hepimiz hepimizdeydi. En yakın parça en uzağa kadar gidebilen yolun kendisiydi.

Anneme derinlerde duyduklarım benim dişil ışığım olur yaşamda kendini gösterirdi, dişil yanım benim yaratıcı enerjimdi, büyüten ve geliştirendi, yeni ışıklarla dilleyendi. Babama derinlerde duyduklarımsa benim eril ışığım olur yaşamda kendini gösterirdi. Eril yanım sonuçlandırıcı ve netleştiriciydi. Dişil yanım karanlıkları severdi, aslında karanlık ışığın eviydi ve kaynağı da denebilirdi. Eril yanımsa ışığın kendisiydi ve ancak karanlıkla birlikte yol aldığında resimler olur yaşamda kendini gösterebilirdi.

İlişkiler derinlerde bizim sırlarımızı dillendirirdi. Çok derinlerdeki bizlerin, farklı farklı profillerindeki biz hikayesiydi. Gölgelerimle kurduğum bağlantı benim bilinçli seçimlerimi etkileyecekti. Bilinçdışımdaki alan bilincimden çok daha büyük ve genişti ve ben her o bilinmezliğe çıktığım yoldan geri dönüşümde güneş doğar ve bilincim artık kendini yeni derinliklerine demirlerdi ve bu hep çok önemliydi.

İnsanın kendini keşfetme yolculuğu, karanlıklarının farkında olan ışığı üzerinde kontrol kurabilirdi, yoksa savrulup gitmek işten bile değildi. İşte bu yüzden yaşamdaki keşif yolculuklarımız ve bu yolculuklarımızdaki bilinçli farkındalığımız önemliydi. Aslında her şey bizimle bir söyleşi halindeydi ve bizim bu sesi duyabiliyor olmamız kendi sesimizle de buluşabiliyor olmamız ile ilgiydi.

Bugün neyi keşfediyorum? Burada neyi keşfediyorum? Onunla neyin farkına varıyorum ve bu farkındalık bana ne sağlar? Onu bana çekmiş olan ben, bana ne anlatmak istemiş olabilir? İşte cevaplar bizi yolculuğumuzun ışığına götürecektir. Şimdilik bu!

Ol Hüseyin Akdağ