KARANLIĞIN SIRRI ŞİFA YAŞAMLAR

İnsanlar en çok ne zaman ışırlar yaşamda ve en çok ne zaman ışıklarından olurlar ? Işık yol mudur, yolda ışık OL’an mı insandır ? Her yol bir ışıksa insan bu ışıkta yol olan yaşamda mı vardır ? Kutsal dediğimiz  ışık mıdır ? O ışıkta yol olan yaşam mıdır ? O yaşamda hak olan insan mıdır ? Hak mı bizde sonsuzdur, biz mi onda sonsuzluğu bulmuşuzdur ? Bunlar hep sorular ve sorular cevaplarıyla aşk olduklarında, orada cihan hepimizde tek olan ışıkla parıldar. Karanlığın sırrı budur.

Öyle kelam ışıkları vardır ki tarih sayfalarında, onlar her birimizle bir kez daha dirilirler yaşamda. Mesihin dirilişini bekleyenlere cevabım, o mesihin kendisi olduklarıdır. Kanat takan bilir, görev alan görür, ışık yakan olur ve özde yol olan insan yaşamlara, şifadır kapıda kırık kalanlara ve o olur, onunla olur, yolunda yol ve o yolda ışık olur. İşte altın tohum budur. Altona dedikleri zaman boyut kapısı budur. Oradan insan sonsuzlukta doğan yaşam olur ve o yaşam öyle bir yaşamdır ki hepimizin ışığı olur. Ben derim ki ” karanlık ”, o der ki ” aydınlık yahu, aydınlık ” ve olur ona aydınlık bana karanlık ve hepimiz bu yaşam levhisinde güllük gülistanlık, ömürlük, kurulmalık, kapkaççılık.

Kim kimden ki o kendinden ve kim kiminle ki o kendiyle ve o kendilik hepimizin bir OL’duğu ışıktı yaşam çözümlemesinde ve o ışıkta herkes vardı; bununla birlikte hak edebilen kaydını yapmış, yüreğini yakmıştı. Yürek yüreği ilk görüşte tanırdı, yürek taşsa onda biliş ne arardı ? Kildi, kumdu. Gözü nur da olsa gönlü çamurdu. Ağır yüktü ona dünya, hak edemedi. Varlığın içinde yokluk bildi cenneti, yok oldu gitti. İşte buydu karanlığın sırrında ışık olan insanın kerameti. O uyanansa uyandırmak onun iş yakan ışık cenneti, hak ettiği öz biliş diriliği ve anahtar olan sistemin altın Kur’an harfleriydi.

Her bir harf bir tuğla demekti. Harfe can veren sesti ve sese har olan nefesti ve nefesin yaktığı ışık insanın ilmiydi ve o ilim ki hepimizin yaşamındaki ışık olan cennet, cehennem olan karanlığın hak edilebilme yoğunluğunun kendisiydi. Işık yoğunlaştığında dirilirdi, yürek koktuğunda yaşamda ışık olup görülebilirdi. Yürek kokusu sevgiydi. Sevginin diriliği köklerinin uzandığı barıştan gelirdi. Bir insanın köklerinin barışması, dününün yaktığı ışıktı. Bu ışıkta hak olan gökte kelam olmaya aday adaylık kazanırdı. Aday adayı, o henüz aday adayıydı. Aday değildi. Hak etmesi gerekirdi sınırsızlığın içindeki ışık yakmış sınırlılıktaki altın küre olan sistemi.

Eni konu belliydi. Gördüğü bildiğinden öte değil ve bilinen görünmeyene nikah kıymış bir sistem sırrı değildi. Örtüler görene değil, bilene değil, olana değil, olmayana da değil, yaşama örtülmezdi. Yaşam örtülerin hak olduğu yoğunluklarda yaktığı ışığa ihtiyaç duyacak değildi. Kapı kapılarla kilitlenirdi ve insan yüreğini açtığında yaşama, o kapılar artık görevden çekilirdi. Kel bilirdi, kör bilirdi. Sesi olanın bildiği kadar nefesi olan bilirdi. Yaşam olanın bildiğiyse yarınların ışığı olduğunu ve o ışığın yüreğinin ışığı olduğunu bilebilmekti.

Su gibi akardı cennetin evi ve o cennet hepimizde olandan başkası değildi. Evimiz yüreğimiz ve elimiz onun gücünde ben olan bütünde ilerleyişimiz olabilirdi. Olan ışığın hak olduğu yoğunluklarla yaşama çekilip tohumlandığında, o artık eski hali değildi. Yepyeniydi. Dipdiriydi. Ölü toprağı mı serpilmişti üzerine ? Daha neler, o toprağı dirlten insanın kendisiydi. ” Topraktandır cümle beden, nefsini öldür ölmeden ” diyen Aşık Veysel, her birimizde yakardı bir ışık ve o ışıkta hak olanın yaktığı ışık, hepimizden hepimize yol olan ışık ki bizler onu cennet yaşamda hak olan yoğunluk diye bilirdik.

Şifa yoldu, yolda ışık yakan soydu ve soyda altın harflerle yazılan insanın tohumu ve o tohum ışık olduğunda artık yoğundu ve o yoğunluk hepimizin yaşam yoluydu. ” Biz bize geldik ” deriz ya canlar, söze geldik öze geldik. Özdeki ışıkla dillenip, yaşamdaki ışıkla dirlenip, kelamdaki ışıkla görülüp, duyulup, bilinip, yaşamda hak olan yoğunluklarla ışık yakmaya geldik ve o ışıkta artık evimizdeydik ve o evde hepimiz hepimizde biz olan ışıkla nöbetteydik. Şehit düşmedik canlar, biz şehit olup bedenlenmedik, biz şehit doğduk yaşamdan ve şimdi diri olan cennette görevdeydik.

İnsan insan görür, insanda sistem görür ve o sistemde söz alıp ışık olduğunda yaşamda hak olan ilmi görür. Okur yaşamı ve hak eder okuduklarını ve hak olan kelam, ilimle ışık yaktığında, orada hepimiz artık kelamın gücü, yüreğin sesi, yaşamın nefesi oluruz ve bu yaşamda ışıkla, aşkla, şevkle, harla, narla okunuruz. Gören okur, duyan okur. Bilen okur, bilip de bilmemezlikten gelen okumaz belki ama, sezen okur, sinen okur ve sinede hak olan yaşamın ışığını yakan okur.

Sura üfler sesini İsrafil, doğanın ışığı olup yanar yüreklerimizde Mikail, geçiş vakti gelenlere yol olur ki ” o yol yaşama durur. ” der Azrail ve şimdi kutsal sesiyle bilişi tohumlayanların ışığıdır Cebrail. Canlar, artık bilgi insan biliş olup dilleniyor. Bu dilleniş her birimizden yaşamda ses olup bedenleniyor. Şifa yaşam, ışıkta hak olan yoğunlukların işidir. Onlar doğar, büyür ve her bedende hak olan sistem ışığıyla yaşama oğul verir. O oğul hepimizdir ve hepimizden biz olur dillenir. Deve yürür, kervan yürür. Deve hak olduğunda yaşam yürür. Her yürüyen duran kalkanla yürür. Yoldur yürüyen ve her şey bu yürüyüştür.

Tabuları yıkan yaşamdır, yaşamda hak olan insandır ve insan Kur’an olup dillendiğinde, kelamda hak olan yolcu yaşamla vardır. İş budur ki yapılır. Şifa dediğimiz sistemin ışığında yakılan hak yoğunlukların kelamıdır. Sanmayın ki yaşam yalnız yapılır. Yaşam yaşamladır ve o yaşam, ışığı herkesin levhisinden biz olan sistemin ışığıyla alır. İşte Kur’an insan burada söz alır ve der ki : ” Hak şimdi kendinden kendine geçti ki o geçiş hepimizin yüreğiydi. ”

Yürek, yaşam yüreği ve insan o yüreğin bir olan sisteminde hak görevliydi. Rahman rahman dedikleri, Kur’anda kelam insan harfleri ve rahim hepimizin yüreğinde hak olan ışıkla belirdi ve o ışıkta her bir görevli elinin gücüyleydi. İşte buydu yaşamda sır olan insan nehri. Aktı, aktı. Her geçeni yaktı ki akan kan değil kelamdı. Kelam insan oldu, o insan yaşamdı. Cenneti kuran yaşam, insanı insanla yaşattı. Adem cennetten kovulmamıştı. Adem insandı ve cennet o insanın yaktığı ışık. Şeytan söz aldı : ” İnsana secdeye varmadım; çünkü ben insandım. ”

Her bir melek bir yaşamdı ve her yaşam yaşamlara akardı ve şimdi tüm yaşamların aktığı kaynağa varıldı. Oradan akan tohum olur yaşama ışık yakardı ve o yakılan ışıkta her bir yüce ışık olup akardı. İş buydu ki yapıldı. Şimdi sırrın Kur’anı insandı ve insan kanat değil yaşamdı. Kanat yaşamda, İnsan Kur’anda ve Kur’an ilmi hak olan cihan yoğunluklarında vardı. Şimdi her bir yoğunluk ışığını hak etmek için çalışmaktaydı. İş buydu yapıldı. Şimdi insan levhide ışık, ışıkta aşık, aşıkta kelam, kelamda ilim, ilimde resim, resimde yarın, yarında biz olan levhiydi ve ışıkla ışığa indi. İşte bu ! Şifa insanın yolunda, yola ışık olan yaşama gelirdi ve geldi. ” Gel ” dedi, ” Gel ki gel, ne olursan ol, gel ” dedi. Geldi. Gelmezse de gelirdi ki geldi ve bildi. Bilen kayıtta hak olan yaşamın kendisiydi. İşte bu ! Şimdilik ! Aha Şimdi !

Hüseyin Akdağ