ÖLÜMSÜZLÜĞÜN KEŞFİ

Gerçekten istediğimiz nedir yaşam yolunda? Geride kalanın ileride olandan ne farkı vardır aslında? Neyin değişmesi her şeyin de beraberinde değişmesi anlamına gelir ve gerçekten değişen bizim ve tüm yaşam için aslında nedir? Sorduğumuz her soru yaşama mı yoksa kendimize midir ve kendimize sorduğumuz her soruya yine kendimiz mi cevap verir? Yaşam bir yolsa, bu yolda yürümek varacağımız bir yer olduğu için midir yoksa güzel olan yürüyüşün kendisi midir?

Kimin için yaşadığımızı hatırlamak aslında kimde kendimizi yaşatmaya çalıştığımızı hatırlamaktır, kime sığmaya ve sığınmaya çalıştığımızı hatırlamak! Bir yolculuk tüm yaşam ve elbette ki önemlidir bu yolculukta yol arkadaşları; ama her arkadaş da bambaşka, yeni bir yolculuğun başlangıcıydı ve yolculuğun ötesine geçip konuşlanan yol arkadaşları insanı yolcuğundan alıkoyardı.

Doğanın ışığında her şey sonsuz bir zaman ışığında yaşardı ve orada milyonlarca ışık yanardı. Kar eriyecek diye yağmamazlık etmezdi, güneş batacak diye doğmamazlık etmezdi, çiçek solacak diye açmamazlık etmezdi, insansa hesap kitap eder bazen poposunu bile oynatmak istemezdi ve bu onun kendi ışığını kendinde kırması anlamına gelecekti; çünkü yaşam varlığının farkında bile olmadığımız mucizelerin her gün kapımızın önünden akıp geçtiği bir nehirdi. Yaşam da bütün gün bizimle uğraşacak değildi. Bir söyler iki söylerdi. İnsan poposunu kaldırıp görebilmeliydi.

Elindeki ışığın değerini bilmeliydi. Gözlerine baktığında bir insanın o gözlerin ardındaki sırra inebilmeliydi ki bu kendi sırrından öte bir sır anlamına gelmemekteydi. Yaşam ancak onun içinde kaybolabildiğimizde bize kendini buldurabilirdi; çünkü aradığımız her şey bizde olmadığını bilincimizin kesin olarak kabul ettikleriydi; bununla birlikte kaybolmak demek tüm ışığın kendisi olabilmekti. O zaman insan gerçek anlamda uyanık olabilirdi; çünkü artık yaşam bir koşu değil, koşanın kendisiydi.

Yaşam bize bizden bizimle dillenirdi ve o onca ışığın içinde herkes kendi gölgesiydi. Herkes kendi gölgesindeki karanlık kadar seçebilirdi güneşin önüne dikilmiş gövdesini ve bu akrep ile yelkovanın amansız yarışına göre değişkenlik gösterebilecekti; bununla birlikte hareket hep daireseldi. Ölümler doğumlardan öte düşünülemeyeceği gibi cenazeler de düğünlerden öte düşünülemezdi ve yaşam gözyaşı ile kahkahanın el ele tutuştuğu bir peri hikayesiydi.

Peri kızı insan, yaşamın gölgesiydi ve ışıksa insanın yüreğiydi. Her öğrendiğin bir gün unutulmak üzere kayıta geçerdi; çünkü aksi mümkün değildi ki yaşam öğrenilebilir, en azından bunun adına bir adım atılabilirdi. Seni bağlayan her şey seni kendine çekerdi; halbuki seni ancak her şeyin ötesindeki kendinle buluşturan için bir gerçeklikten söz edilebilirdi. İnsan, yüreğinin ışığını kendi gölgesinde görebilmeliydi ve ancak bunu yaptığında gerçekti.

Sevdiklerimiz sevmediklerimizden öte bir biz değildi. En sevmediklerimiz hep aslında en sevdiklerimize benzerdi. Kaçtıklarımız hep hayal ettiklerimizin rengindeydi. Yaşam her birimizin içinden dökülen bir nehirdi ve döküldüğü yer yaşamın gölgesiydi ve orası karanlık bir tepeydi ve bu karanlık tepede herkes kendiyle iç içeydi. Yürümek gerekirdi ve yürüyen bilirdi her geçtiği sokağın bir sonraki sokak olduğu gerçeğini, değişen sokak değil insanın o sokaklardaki kendiydi ve bu sokakları bile değiştirirdi ki değişmeyen insanın sokaktan öte bir sokak olduğu gerçeğiydi.

İnsanın değiştiremediği yaşamın içindekiler değil, kendi içindekilerdi ve kendi içimizdekileri değiştirebilecek cesareti gösterebildiğimizde tüm yaşam da artık değişirdi; çünkü bakan gözlerimiz artık eski gözlerimizle onlara bakan gözlerimiz değildi ve bu artık yaşamın eskisinden daha zengin bir alan olduğuna işaret edebilirdi ve bizim ışığımız da burada doğan güneşti.

Beden insanın gölgesinden yaşama düşerdi. Gölge bilip de bilmediğimizdi. Beden insan tekelinde bir ışık değil de neydi? Peki ya yaşam resmi? O da bizim yüreğimizin emeğiydi ki sadece farkında olmak gerekirdi ki her şey de onunla konuşabilsindi.

Bugün kimi daha çok dinledi kimin yüreği? Kimse kendini ve derinliklerindeki saklı ışığın sesini duyabildi mi? Hangi acı ona bir hayli tanıdık gelmişti? Hani mutluluk en çok özlediğiydi ve hangi nehir yıkanıp yıkanıp yenisinde kendini görebildiğiydi? Yeni bir şeyler söylemek lazım geldiğinde kim bir şarkı olup söylenmişti? Kim bir kelebeğin kanadından yaşama inebilmişti? Şimdilik kelebeğin kendisiydi ve birileri kelebeğin ölümsüzlüğünü keşfedebilmeliydi. Hem de tam da şimdi, şimdi!

Ol Hüseyin Akdağ