SAYILAR DİLLENDİ

Yüreğine  indiğimiz her şeyin bir sesi ve her sesin de bir sırrı vardır. Sırların en büyüğü yaşamdır ve insan, sırrının ışığı olduğunda orada ışık yakan, insandır.  İnsan okur ve okuduğunda, okunur. İnsan, ” Buradayım! ” dediğinde, oradadır ve artık buradadır ve burası artık tüm yaşamların ışığıdır.

Işık okunur, okunan olur ve olan tüm okumaların okunduğu yaşamın yoludur. Ben okurum, bu bir ışıktır; o okur, bu da bir ışıktır ve ben okuduğumda, o okur; o okuduğunda, ben de okumuşumdur ve biz okuduğumuzda, artık yaşam okumuştur ve uyandığımızda, yeni bir yol olur. Bu yol, insanın yoludur ve o yol hepimizde ışık olur.

Derim ki ” Bilir. ”, der ki ” Bilir. ” ve bildiği kendidir. Bildiği kadar bilirim; bununla birlikte bilebilmişsem bilirim ve bilebildiği kadar bilebileceğim. Yaşamda örtüler vardır, örtüler kalktığında insan kendine aralanır. Aralardan sızan ışık, insanın ışığıdır ki bu ışık, aslında sırrın sırrı olan yaşam ışığıdır.

İnsan yol alır ve aldığı yol hepimizin ışığıdır. Öyle dokunur ki insan, hiçbir dokunuş dünden bugüne, kimseden eksik bırakılmamıştır. Herkes herkesi yaşamıştır ve herkes de herkesin yaşadığıdır; bununla birlikte gören, duyan, görüp duyduğunu alır. Kimse kimseden alamayacaktır, herkes kendinden alır ki bu cesaret de yüreğin ışığıdır.

Sormak ve öğrenmek ister insan, halbuki soran sorduğunda ışığını kırar ve ışığını, karanlığın serin sularına bırakır. Işık derinliklere yol alır ve bir müddet sonra artık bulunmayacaktır; bununla birlikte ışık hala oradadır. Hem ışık uzaklaşmış ve kayıplara karışmış, hem de burnumuzun ucundadır. Onu uzakta kılan insanın algısıdır ki anda, yüreğinin gücü olan bilişinden uzaklaşmıştır. İnancı kırılmıştır ve inancı, aslında yüreğindeki ışığıdır.

Öğrenmek ister insan, eh, sağlamcıdır. Yüklenmek ister, alıp götürmek ister. Korkmaktansa, işi kıssadan hisse çözüvermek ister ve ister. İstemezse de ister; buna rağmen, ister ve öyle bir zaman ki istemez. Artık istemez, işte orada kendini hak eder. Artık öğrenmek değildir yolu, yolların yolu olmak değildir, ayak izlerini takip değildir. Anlar ki yüreğiyle ışığını yakmadığı hiçbir şey, ona ait değildir.

Yüreğini yakar ve bir de bakmış ki tüm yaşamın ışığı yanmış ve şimdi yüreğinde, insanın yüreği varmış. Hepimizmiş o ve şimdi yaşam onunla ışırmış. Işıyan yürek, hepimizin ışığıymış ve karanlıkta bir ışık yanmış. Hepimizin içinde bir karanlık varmış ya, şimdi orada bir ışık yanmış.

Ölü, ölür derler; ölü, yaşar. Ölü, ölü OL’duğunda değil de diri olduğunda yaşar. İnsan, insan olduğunda yaşar; yol, ışık olduğunda yaşar, kaynak, yürek olduğunda yaşar. Hepimizde yaşar. İnsan, yaşam olur ki orada hepimiz de yaşam olmuşuzdur. Bitki olur kök salar, hayvan olur daldan dala konar; çiçek olur, açar; bir puma kadar hızlı koşar. İnsan hep yaşar. Kim ki uyanır uykusundan, o artık suru üfler, yaşamı ışığıyla yakar, İsrafil olur ve artık o bizimle yaşar. Her birimiz ki uyanır, yüreğinin ışığını yaşar.

İnsan, resimler yapar. Her resim bir yaşam, her yaşam bir kapı, her kapı bir ışık ve her ışık bir anahtardı. Kapı kapıyı açardı, insan insanı açardı ve yaşam yaşamı açardı. Herkes ve her şey hepimiz ve her şeyin içinde vardı ve bir o kadar da yaşam, o içindekilerin içinde yaşardı. Sonsuzdu yaşam, inebildiğin kadar derinde, inebildiğininin inebileceği kadar derini vardı ve insan o derinliklerin içinde yaşardı. Biçare insan, bahçesinin kokusunu içine çekmeye bile bazen fırsat bulamazdı. O kadar yalancı bir hikayede, kaleminin tutsaklığında bir kahramandı. Kendini kurtarmalıydı, o bir şeyler yaparım sandı, kendini kendinden çaldı. OL’an buydu, şimdilik !

Sır yaşamdı ve yaşam sırra giden yollarla yaşardı. Herkesin bir doğumu ve bu doğumu kutsayan ve onurlandıran bir ölümü vardı. Ölen doğardı, doğan ölürdü; bunlar birbirlerinden ayrı olamazdı. Ölen yaşardı. Yaşayan ölürdü; bununla birlikte bu ölüm onu yaşamdan ayrı koymazdı. O sadece kendinde vardı ve o kendilik insandı. Ölen bizde yaşardı.

Sayılar kendi aralarında konuşmaya başladı. Bir hikaye yazılmalıydı ve bu hikaye hepimizin yüreğinin ışığı olmalıydı. Bir, söz aldı :

” Benim bir hikayem vardı! ”

Biri oradan bağırdı :

” Ayh, bir sende mi vardı? ”

Neyse ki bir yine sözü aldı :

” Bende yaşam vardı ve bu yaşam ışıktı ve ışığını yakan bende yaşardı. Sanırlar ki bende zaman vardı. Halbuki zaman, hepimizin sırrı ve yarının ışığıydı. Yarın da bugünde vardı. Bugün dünde vardı. Aslında hepsi burada vardı ve burası oradakinden sanılmasın ki ayrıydı. Sadece her kendilik, kendi kelimelerinin yakabildiği ışığıyla yaşardı. Beni bana ben aldı ve o ben, hepimizin ışığıydı. Bir demek, insanın sırrının ışığıydı ve bu sır, aslında her şeyin bir olarak yol aldığıydı. Dün olsa derdi, bugün olsa derdi, yarın olsa derdi. Halbuki her biri burada onu dillerdi, oysa kendiyle yolda ilerlerdi.”

Bir çekildi. İki geldi, girdi içeri :

” Biri karanlık mı dedi? O zaman aydınlık geleli de fazla geçmemişti. Onlar birlerini pek severlerdi. Ufukta el ele tutuşurdu her sabah elleri. Ne de romantiklerdi. Bütün kavgalar onlardan bilinirdi. Halbuki insan, kavganın ardındaki barış ışığını henüz görememişti. Bu yol ışığın serüveniydi. Işık, nereden alsa kendine getirirdi ve bu gelen, gidenden farklı değildi. Gözleri kamaşmıştı sanki. İki hep bizimleydi ve hep bir ikilik, bir yerlerden gülümserdi. Harikalar diyarının gevrek gülüşlü pisisiydi. Bize bizi vermişti. Olanın, kendisi olduğunu, belki henüz fark edememişti. ”

Derken içeri üç girdi. Üç biraz farklı bir haldeydi. Bilemedi gibi. Derken dillendi :

” Kim neredeydi? Beni kim buraya kadar getirmişti? En son neredeydi? Olduğu yer onunla gelebilmiş miydi? Takmış koluna kendini, kendine götürebilmiş miydi? Derken öyle ya da böyle olabilirdi. Hatta oğul verebilirdi. Hatta çoklar da olabilirdi. Olan ölebilirdi. Ölen bilirdi, bilmeyebilirdi. Herkes herkesleydi. Derken ay ışığı, yere kadar indi. Dün soğuk, bugün sıcak değildi. Dün birdi, bugün iki ve yarın üçün kendisi. Üç bilinmezdi, bilense dün ve bugünü, bir ışıkta var edebilmişti. Böylelikle gülümsemişti karanlığın sesi. Sanki yol, ona onunla gülümsemekteydi. Gülümsediğinde, gülümseyen bir şeyler, içinde kanatlanıyor gibi. Artık yalnız da değildi ve sır kendini, biliş halinde bilinenlere teslim etmişti. ”

Derken dört belirdi. Su, şimdi ateşte eridi ve çıkan buhar havaya yükselmişti. Buhar, toprağa inerdi ki indi ve yer, gök yaşamla belirdi ki o belirginlik, hepimizin yüreğiydi, ” Nasıl da güzel bakıyor. ” dedi gözleri, dört yaşlı bir bilgeydi, en azından zaman okyanusundaki bugün hali ve dedi ki :

” Ben bilirim günü, güneşi. Doğanın ışığı benimle dillenirdi. Ben eşyanın sırrı denilen evin, doktor girmesin diye doğan güneşi. Ben gücüydüm yerin, göğün. Ben durduğumda tüm yaşamı durdururdum ki ne durdum, ne gördüm. Koştum durdum, dansa durdum, dans oldum, sesi oldum yaşamın, bir müzik duydum, o müzikte ben oldum ve hepimizdi o ışık ya hani, şimdi göğsümüz, yürek rengi günferi. işte, buydu aslın rengi. ”

ve beş belirdi ki orada her şey dillendi. Anladı ki bu bir geçişti. Geçen geçti, çoktu bu gece misafirleri, beş iyi bir dinleyiciydi; çünkü severdi kendi sesinden tüm yaşamın sesi olup dinlemeyi ve dinledi. Işık olup yaşamda tüm ışıkları dilledi ve her dillenen onunla dinledi. Dinlediği kendi, dillediği yüreği ve ışık olup yaşama çekildi. Beş dedi ki :

” Ben yokluğun iksiri, beni içen artık olmadığını bilirdi ve vardı orada, bunu da bilirdi. Benim ışığım, yaşamlar rengiydi. Yoktu ve varlığı bilinirdi. Yokluğu var olup bilen, yaşamı bilirdi. Beni aşk olup gören, sırrı bilirdi. Sır, herkese denir miydi ? Sırrın dendiğinde, o artık sır değildi. Ona artık ışık denirdi. Sır bilindiğinde ışık oluverirdi. O yüzdendir ki diyeydi de biraz ışık ineydi. Işık isteyen dillenmeliydi. Işık olup yazabilmeliydi. Yazdığı kendiydi ve her kelamda insan dirilirdi. Diri olan ancak, muktediriyetten bahsedebilirdi. Kanatları yeri, göğü inletti. Anladı ki insan için uyanışın vaktiydi. Sayılar henüz susacak gibi değildi. ”
Beş etrafı seyretmekteydi. Dediklerinin ne kadar anlaşılmış olabileceği onun için önemliydi. Her bir sayı bir karakterdi. Tıpkı yaşamdaki insanlar gibi. Sayılar hatta, ellenip kollanıp ortalıkta bile gezebilirdi ve sayıları bilen insana dair de çok şeyi bilebilirdi. Yeter ki okunabileydi; zira okunan okuyanın kendisiydi ve kendini okuyan sadece, yaşamı da hatim diye indirebilmişti. İndi ışık ve sanki yol daha yeni kendine gelmekteydi.

( Yazı devam edecek )

Hüseyin Akdağ