Sevginin ve İnancın Aynası – 5

Merhaba canlarım, yazı dizimiz Sevginin ve İnancın Aynası serisinin beşinci bölümünü buradan okuyabilirsiniz, kucak dolusu sevgiler 🙂

~Yağmur

***

…Ve yolcu dünyanın binbir hâline kendisiyle beraber şahit olan bahçesinde, kır çiçeklerini sulamaktadır. Güneş yavaş yavaş batmaktadır ufukta, ezelden ebede hiç aksatmadan yeni bir günün aydınlığını koynunda büyüten geceye, yumuşacık ışık huzmelerinden bir demet armağan etmektedir adeta. Bu akşamdan itibaren tatlı bir heyecanla hazırlanmaktaydı yolcu. Çünkü uzun zamandır görmediği yolcu dostları, yakında bahçesindeki meşkte yerlerini alacaklardı. Hazırlıkları bittiğinde, gece göğü elbisesinin üzerine elmas kırıntılarını kıskandıran yıldızlar serpiyordu Gaia Ana. Anlaşılan o da hazırlanıyordu bu buluşmaya. Başıyla selam verdi yolcu Gaia’ya, sonra da usulca girdi çadırına. Yarın güneş taptaze bir renk getirecekti buralara…

Göküzünde güneş yavaş yavaş yükselirken, yolcu misafirlerini karşılamak için hazırdı. Demli çay, sevgiyle pişirilmiş kurabiyeler ve bol bol kuş sesi. Gökyüzündeki hafif bulutlar damla damla yağmur düşüşlerine yastık olurken, gökkuşaklarının en güzeli yolcunun bahçesinin üzerindeydi. Mesafelere uzak, kalplere yakın diyarlardan gelen genç yolcular bahçeye açılan patikada bir bir göründüler. Genç yolculardan ikisi önden gelmişlerdi. Huzurla kucaklaştıktan sonra, yolcu ilk misafir kafilesini bahçenin köşesinde onları bekleyen meşk çardağına yönlendirdi ve usulca bahçesinin kapısını kapattı, kadim fısıltılar eşliğinde. Artık gâfil kulakların misafirliğine kapalıydı dudaklarından dökülecek her kelime.

Yol boyunca öğütlendiği üzere her adımlarını sessizlik içerisinde atan genç yolcular nihayet dillerinin bağını çözdüler: ‘Bu oruç ne içindi yolcu? Neden bizler sustuk yollarımız boyunca? Susmayı korkmak sanmazlar mı?’

Yolcu görmüş geçirmiş gözleriyle tebessüm ederek cevap verdi genç dostlarına:

“İnsanların cesareti, başkaları hakkında açık açık her düşüncelerini söylemekten ibaret olsaydı eğer, etrafımızda bol bol ses ve söz grubundan peyda bir kuru gürültü bulunurdu. Lâkin asıl cesaret; söylenecek sözler karşısında bile susabilme kabiliyetidir, iyi ya da kötü her şeyi sükûtla karşılayabilme kabiliyetidir.”

Daha cümlesini bitirmeden doldurmaya giriştiği çay bardaklarını uzattı genç misafirlerine yolcu. Görüşmedikleri zaman dilimlerinde neler yaptıklarını anlattılar birbirlerine, yolculuklarından dem vurdular, yollardan topladıkları anıları serdiler bir bir masaya. Derken akşam oldu, emektar semâverin dumanı iyice sakinleşti ve Gaia gece göğünü üzerine geçirmeye hazırlandı. Yolcu ayağa kalkarak genç dostlarını yakındaki okyanus kıyısına doğru bir yürüyüşe davet etti.

Küçük japon fenerleriyle süslü patika sona erdiğinde ve tatlı dalga sesleri kulaklarda çınlamaya başladığında, çoktan gelmişti alacakaranlığın arefesi. Yolcu karanlığın içerisinde genç yolculardan birini yanına çağırarak sordu: “Bu karanlıkta, ufukla okyanusun birleştiği yeri görüyor musun?” Genç yolcu önündeki uçsuz bucaksız karanlığa bakarak cevap verdi: ‘Hayır, hiçbir şey göremiyorum, sadece uçsuz bucaksız bir karanlık var.’

Yolcu o bilindik tebessümü eşliğinde konuşmaya devam etti: “En karanlık anlarda, ve hiçbir şey göremediğimizde, içimizdeki ışığa güvenmeli, onu etrafımıza yayarak ileride olanların görünür hâle gelmesini sağlayabiliriz…” Tam o anda, karanlığın içerisinden bir şimşek, olanca hızıyla, tam ufukla okyanusun birleştiği yerde çakıverdi. Genç yolcu hem şaşırmış, hem ürkmüş, hem de tanıdık bir titreşim hissetmişti bu deneyim karşısında. Yolcu diğer misafirini de çağırdı yanına, ve onun da şahit olmasına vesile oldu içindeki şimşeğin ışığına. Böylece geri döndüler yolcunun çadırına, daldılar en uyanık uykularına…

Şimşek ışıklarının izleri henüz tazeyken, güneş yeniden belirdi ufukta. Genç yolculardan biri daha göründü patikanın başından. Bu defa yolcu, yanına genç dostlarından birini de alarak bahçesinin dışına çıktı misafirlerinin en narinini karşılamaya. Yine huzurlu kucaklaşmalar, sevdalı genç yolcuların buluşması, kadim fısıltılarla mühürlenen bahçe kapısı, ve bu defa çardakta köy kahvaltısı… Yolcu şahit olduğu onca mutluluğa daima yenilerinin eklenmeye devam edeceğini zaten biliyordu, ama buna şahit olmanın lezzetini hiçbir bilgiye değişmezdi. Gaia’nın titreşimi bahçede daha fazla hissedilmeye başlamıştı bu genç yolcunun gelişiyle, yolcu hiç şaşırmamıştı bu hadiseye. Yoldan topladığı anıları o da serdi masaya, derken sevdiceği olan genç yolcu, bileğine Gaia’dan emanet, toprak rengi iplerden örülmüş iki zincirin ortasında çiçek şekli verilmiş bir Yeşim taşı bulunan bilekliği taktı. ‘Yaşam çiçeği gibi, uzakdoğudan esen bir tatlı esinti,’ diye düşündü genç yolcu incecik bileğinde adeta yüzen taşı seyrederken…

Yine akşam oldu, Gaia sanki erkenden giydi gece göğünü ve taktı takıştırdı elmas kırıntılarından da parlak yıldızlarını. Bu gece meşk çardağı adına yaraşır bir eğlenceye ev sahipliği yapacaktı, kristal sürahilerde farkındalık meyleri hazırdı. Özenle hazırlanmış yiyeceklerle başladılar ziyafete, kadehlere farkındalık meyi doldukça bir başka gözle bakmaya başladılar bahçeye. Misafirler de geldi geçti o gece çardaktan, birbirinden renkli, birbirinden değişik hikâyeler dokundu her birinin yüreğine.

Sonra yolcu genç misafirlerine döndü ve gecenin sorusunu sordu: “Bu defa neler getirdiniz heybenizde?”

İçindeki şimşeğin ışığını ilk deneyimleyen genç yolcu ‘Ben kaosu getirdim, yolculuğum boyuna keşfettiğim en önemli şey buydu, ve de en ağırı,’ dedi. Yolcu cevap verdi: “Belki de keşfetmek istediğin şey, kaosun işleyişindeki düzendir. Belki de bunu keşfedebildiğinde, heybende taşıdığın şey sana yük değil, rehber olacak. Zira seçimlerimiz iyi ya da kötü, denge ya da kaos olarak sınıflandırılamazlar. Seçimlerimiz bizim kimliklerimiz, kişiliklerimiz ve varoluşlarımızdır. Önemli olan bu seçimin farkına vararak, onları algılayarak tecelli ve tezahürlerini gerçekleştirebilmektir.”

Daha önce diğerlerinden farklı bir zaman diliminde yolcunun bahçesine uğramış olan genç yolcu, artık heybesinin içindekini değiştirdiğini, bu defa öfke yerine affediş iksirini getirdiğini söyledi. Yolcu ile genç dostu huzurlu bir tebessümle ve anlayan gözlerle birbirlerine bakarken, ateş böcekleri ikisinin de çok sevdiği bir mantrayı usulca terennüm etmeye başladılar…

Elinde yolcunun bahçesinden emanet alarak kendisine sevgiyle sunduğu bir çiçeği tutan genç yolcuların en narini, heybesinden kristal bir şişe çıkarttı, usulca ‘Ben Gaia’nın gözyaşlarını getirdim…’ dedi. Yolcu genç dostunun küçük ellerinde Gaia’nın gözyaşlarını gördüğünde önce ufka baktı, sonra hafif bir nem bulutu ile sislenen gözlerindeki pırıltıları daha da canlandıracak bir tebessümle; insanların sürekli olarak onun canını acıtması, suçlaması ve benzeri olaylar karşısında Gaia’nın asla gözyaşı dökmediğini, değerli gözyaşlarını ancak mutluluğunda akıttığını söyledi ve bu nedenle heybesinde taşıdığının her zaman mutluluk olduğunu hatırlamasını tembihledi. Hepsinin ortak atalarından miras kalan bir sözü eklemeyi de ihmal etmedi: “Gözlerde yaş yoksa, ruh gökkuşağına sahip olamaz.”

Daha sonra yolcu da bahçesinden devşirdiği çeşit çeşit şifalı otu, mis kokulu çiçekleri ve özenle seçtiği kristalleri gösterdi genç dostlarına: “Ben de armağan olarak bunları seçtim bu defa.” Sükût ile anlaşarak yerlerinden kalktılar ve onları okyanusun kıyısına götüren patikaya yöneldiler. Bu defa küçük japon fenerleri yanmıyordu, yolu içlerindeki ışık aydınlatıyordu zira. Okyanusun şefkatli dalgalarının kumları okşadığı yerin yakınında bir kazan bekliyordu yolcu kafilesini. Çıplak ayaklarıyla sahile dost izler armağan ederek yürüdüler kumların üzerinde, kazanın etrafında toplandılar. Herkes heybesinde getirdiğinden bir parça aldı, emanet etti kazana.

Başka hiçbir şey yapmalarına, söylemelerine gerek yoktu. Sihri sadece ve sadece içlerindeki koşulsuz ve sonsuz sevgi yapmıştı. Sevginin efsunlu suskunluğu karşısında, hiçbir büyülü sözün hükmü kalmazdı…

Vakit tamam olduğunda, kazana birer kâse daldırdılar ve dualar eşliğinde dalgaların kumları okşadığı yere yöneldiler. Bu efsunlu karışımı okyanusa teslim ettiler. Okyanustan bulut ve rüzgâr, daha sonra da yağmur bu karışımı alacak ve ihtiyacı olan herkese, her yere dağıtacaktı. Bu muazzam armağanın mutluluğu karşısında gözyaşlarını tutamayan Gaia, kardeşi Okyanus’tan emanet aldığı dört tane denizkabuğunu armağan etti yolculara, bu unutulmaz buluşmayı sonsuza dek hatırlamak ve hatırlatmak için…

Bir sonraki buluşmanın sözü, zaten kesişen yolların en başında daimi olarak verilmişti, ikrar etmek için sevgiyle ve güvenle susmak yeterliydi. Efsunlu karışım okyanusun bilgelik dolu sularına işlerken, yolcunun bu defa sessizlikle örülü sözleri genç dostlarının kalplerine, ruhlarına, oradan da ait olduğu yere, kâinatın derinliklerine karıştı.

Zerrelerimizin yolları kesiştiğinden beri daima yüreklerimize konuşan güzel dosta, nâm-ı diğer yolcuya, ve varlıkları ile yol kesişimlerini şenlendiren genç yolculara sonsuz teşekkürler…