Sevginin ve İnancın Aynası – 6

Merhaba canlarım, yazı dizimiz Sevginin ve İnancın Aynası serisinin altıncı bölümünü buradan okuyabilirsiniz, ışık olsun yolunuza, kucak dolusu sevgiler 🙂

~Yağmur

***

Bir sonraki buluşmanın sözünü sükût ile mühürledikleri geceden sonra, Güneş ve Ay ezelden ebede aksatmadıkları görevlerini yerine getirip güne gece, geceye gün katarak zamanı ilerletmişti. Genç yolcular kendi yollarında ilerlemeye devam etmişler, yolları kesiştikçe bir ateşin etrafında toplanıp hayata ve Gaia’ya, biricik Dünya Annelerine dair sohbetler, hikâyeler, ezgiler oluştururken; yolcu ile kuşlar, ağçlar aracılığıyla haberleşmeyi ihmal etmemişlerdi. Akşamlardan birinde, Ay gökyüzünde bir tamamlanışı simgeleyen en dolu hâli ile yükselirken yolcu kafilesinin yolları yine kesişti. Hissiyatı ona genç yolcu dostlarını gidip bulmayı söylemiş, o da ikiletmemişti. Kucaklaşmalardan ve hal hatır sormalardan sonra yolcu, kendine özgü üslubuyla hemen konuşmaya başladı:

“Bir tarafı bütünlerken diğer tarafı eksik bırakmak, bütünlüğe ulaşmanın yolu değildir,” dedi yolcu. “Yaşam yolculuğumuzda hayata dair unsurları yaşarken, anlarımızın içerisinde varolan bütün sorumlulukları, bütünün farkındalığı içerisinde gerçekleştirmeliyiz. O an içerisinde bulunan ve sadece lezzetli gelen unsurları gerçekleştirmek bizi bütün bir farkındalığa götürmeye yetmeyecek, o anda eksik bırakmış olduğumuz tüm sorumluluklar, hayat döngümüzün başka bir anında yenileriyle birleşerek daha ağır bir şekilde karşımıza çıkacaklardır.

Zamanınızın anlarında bütün olarak hareket etmeniz gerekecek, hiçbir sözünüzü yarıda bırakmamalısınız. Ancak o zaman varoluşunuzun varlığa tecellisini gerçekleştirebileceksiniz. Varoluşlarınızdaki en büyük kırılmaların eterik ve manevi sorumluluklarınızı bir arada yürütemeyişiniz olduğunu farkettiğinizde, bunları bütünlemek için savaşa girmeyin. Sadece bekleyin ve kendinizi izleyin. Böylece camlarınızı sırla doldurup ayna edecek, ruhtan gelen sözlerinizin bedende eylemleşmesini sağlayabileceksiniz ve evren denilen bu okyanusta kendi kıyılarınıza doğru bir yakamoz eşliğinde ilerleyebileceksiniz.”

Tutamadığını bildiği eterik dünyasına ait sorumluluklar içten içe onu düşündürmekte olan genç yolculardan biri dayanamadı ve bir soru sordu: ‘Peki sözlerimizi tutamadığımızda ve onlarla bu şekilde bir karma yarattığımızda, sözlerimizin bu karmasını nasıl kırabiliriz yolcu?’

Yolcu teskin edici bir gülümseme eşliğinde cevap verdi: “Sözlerimizin arkasında durup onların oluşturduğu bedenleri eylemlerle desteklediğimizde, bunun karması pozitif ya da negatif değil, olması gereken plan dahilindedir. Tek yapmamız gereken şey sözlerin sorumluluğunu alabilmek ve eylemlerle o sözleri destekleyebilmektir. Sözlerin karması ancak bu şekilde değiştirilebilir.”

Genç yolculardan bir başkası söz aldı bu sefer: ‘Yani bu plan dahilinde karşılaşılan bir sorun da bize güzel bir ders vesilesi mi oluyor? Öyleyse, aklıma bir Martı Ozanının şu sözü geldi yolcu;  ‘Yaşamınızdaki her sorun, içinde bir armağan saklar.’, tutamadığımız sözler gibi sorunları bizler de böyle mi değerlendirmeliyiz?’

Yolcu cevap verdi: “Bu sadece bizlerin algısıdır; yaşamın bizim için sorun olan parçası diğeri için çözüm olabilir o nedenle sanırım benliğimizdeki sorunları izlerken diğerlerinin sorunlarını da izlememiz gerekir, zaten yaşamı yaşamak kılan bu değil midir?”

Sorunlar her zaman olacaktı hayatların her birinde, lakin yolcu, genç yolcuların bütün sorumluluklarını dengeli bir şekilde yerine getirmelerine o sıralar engel olan bu yorgunluğun nedeninin farkındaydı. O nedenle hiçbir cevap ya da yeni soru beklemeksizin sözlerine devam etti:

“Algılama biçimlerimizi değiştirdiğimizde ve de sevginin sükût katılmış ilacını yüreklerimizden eksik etmediğimizde; dağ kılığındaki bir sorunun dahi ufacık bir çakıl taşından ibaret olduğunu, taşın geldiği yönde batmakta olan güneşten ötürü gölgesinin dağ gibi göründüğünü fark ederiz. Böylelikle hiçbir taş yok etmeye yetmez dallarınızdaki meyveleri, yakmaya yetmez canınızı.

Hem bu da nedir ki, siz bizlerin bu Gaia üzerinde yok ettiklerini bir bilseydiniz… Bizler gerçeğimizi kabul etmek yerine hep yok etmeyi seçtik, hala da cüretkâr bir şekilde yok etmekteyiz Gaia’da varolan başka zerreleri. Bizler yok etmek için uğraştıkça, o zerreler de hâlâ cüretkâr bir şekilde yaşamaya devam etmekte. Milyarlarcası ona yok ediş sunarken, o zerreler her gün hepsni taze bir havayla, yepyeni bir yaşam günüyle karşılamakta.

Neden yeryüzünde tekâmül ettiğinizi sordunuz mu hiç kendinize? Zira benliğinizi bulabilmeniz için tek bir yer var, o da Gaia. Tek bir yol var, o da her gün size yok edişler sunanlara taze bir merhaba ile tebessüm edebilmek…”

Genç yolcuların en narini de, yolcu ile pırıltılı gözlerin eşlik ettiği bir tebessüm paylaştıktan sonra dile geldi: ‘Gaia Ana böyle yapıyor değil mi, kalbindeki sevgi ve merhamet hiç tükenmiyor, taşlar atarak canını yakmaya çalışanlara bile böyle. O kalbini daimi olarak iyileştiriyor. Peki bunu bizler nasıl başarabiliriz?’

Yolcu yine gülümeseyerek cevap verdi: “Gaia’nın dörtte üçü sularla kaplı, burada bir sır saklı işte! Kalplerinizi bir göl gibi tutun; uçsuz bucaksız bir göl olsun kalpleriniz. Taşlasalar, taşlasalar da sadece kalbinizin bir bölümünü, sadece ve sadece yüzeyini zedeleyebilirler, çirkinleştirebilirler. Lakin onların kolu yorulduğunda, göl o taşların hepsini çoktan sindirivermiştir ve yüzeyi her zamanki gibi durgundur yine. Bunu en iyi sen bilmez misin denizlerin yolcusu?”

Genç yolcuların hem gönülleri hem de zihinleri yine anlayış ve farkındalık yüklü pırıltılarla dolmuştu, Gaia’nın sularındaki sır, adeta tılsımlı bir etkiyle onları ferahlatmıştı. İşte tam bu sırada oturdukları yerin az ilerisindeki deniz kıyısından bazı sesler geldi. Genç yolcuların en gözüpek olanı sesin nereden ya da kimden geldiğine bakmak için gönüllü oldu. Bir zaman sonra, içinde cam şişeler bulunan bir sepetle beraber geri döndü. Şişelerden her birinde genç yolcuların adı yazılıydı, içlerinde ise rulo hâline getirilmiş minik parşömenler vardı. Her biri kendisine adanmış şişeyi aldı, açtı ve içindeki parşömenleri okumaya koyuldu.

Parşömenlerdeki kelimeler hakikati anlayış, af dileyiş, sevgi ile uğurlama titreşimleri içeren cümleler oluşturuyordu. Yolcu hiçbir zaman boş sözler sarfetmezdi, bu parşömenler belli ki yorulan bir kolun sahibindendi. ‘Şimdi ne yapmalı?’ diyerek birbirine baktı genç yolcular.

“Sizler sessiz olun sadece,” dedi yolcu  genç dostlarına. “Sadece sessiz olun, ne temkin takının kolunuza, ne de affediş taşıyın heybenizde… Nasıl ki sessizlik öfkeyi dönüştürdüyse sevgiye, sevgiyi de – eğer içinde varsa öfke, göğüsleyip göstercektir sizlere. Hiçbir zaman  kuşku ile yaklaşmayın size söylenen sözlere, sadece ayna kılın kendinizi, bilin ki dilden düşen bir söz bir düşüncenin enkarnesidir ve elbette bu evren içerisinde bedensel tezahürü de olacaktır, siz sadece saf bir ayna olunuz, size denileni sununuz sadece, ne eksiğini, ne de fazlasını…”

Sonra devam etti: “Herkese güveniniz, zira bu ancak kendinize güveninizin göstergesidir. Lakin en çok kendinize güveniniz, kendinize güvenirken başkalarına güvensizlik göstermeyiniz, zira güvenmek korunmak demektir. Bu yüzden yolculuğa çıkanlara hep güvenmişimdir. Zaman zaman bahçemi taşlamaya kalksalar da; her seferinde çakıl taşları bahçemde yeni pırıltılar tezahür ettirmişlerdir.”

Yolcunun sözleri, Gaia’nın sularına şefkatli bir el tarafından bırakılan bir denizkabuğu gibi genç dostlarının kalplerine, ruhlarına, oradan da ait olduğu yere, kâinatın derinliklerine karıştı.

Zerrelerimizin yolları kesiştiğinden beri daima yüreklerimize konuşan güzel dosta, nâm-ı diğer yolcuya, ve varlıkları ile yol kesişimlerini şenlendiren genç yolculara sonsuz teşekkürler…