17 MART 2015 / GÜNEŞ TUTULMASI

Bugün gerçekleşmekte olan Güneş Tutulması için birçok şey yazıldı çizildi ve en çok gerçekleştirilen de felaket senaryolarının kendisiydi. Bugünün numerolojik değeri 19/10/1 ve eminim ki Güneş Tutulmasının gerçekleştiği bu günün numerolojik değerinin 19 olan ‘’ Güneş ‘’ sayısına tekabül etmesi tesadüf değildi.

Büyük bir güçtü 19 ve 10/1 Tanrının sesiydi, kader dediğimiz o ruhsal planın sesiydi ve görevi bizi bize getirip yeryüzünde OL’ma sebebimizi bize hatırlatabilmekti. Yaşamda yıkım dediğimiz şey dağın taşın yıkımı demek değildi. İnsanın yıkımı anlamına da gelmekteydi. Dünya dediğimiz hepimizin yüreğinin ötesinde bir zaman kaydı değildi, yüreğimizin ışığının ta kendisiydi.

Artık dağı taşı yıkıp öğrenme zamanı değildi. Savaş dediğimiz insanın insanla savaşı değildi. İnsanın doğa ile savaşı da değildi. Savaşçı yaşama doğan insandı ve o insan tüm yaşamdı ve hepimiz birlikte yol almalıydı. Burası bir tek bedendi ve her birimiz o bedenin farkında ya da olmayan işçileri!

Beden dediğimiz şey yaşam bedeninin makro kozmozda mikro boyutta ele alınan çekirdeğiydi ve onunla olan ilişkimiz yaşamdaki büyük resimle olan ilişkimizden öte bir ışık değildi. Bugün bize ne anlatılmak istenmekteydi? Gölge bilinmeyendi ve karanlıktı bilinmeyen ve o karanlık ışığı olduğunda yolculuğumuzun, işte, orada tutulma gerçekleşmekteydi ve bizi bizdeki yansıma unsurunun gerçekteki bütünlüğüne götürmekteydi.

Yaşamımızın belli dönemlerinde gücümüz oldukça yükselirdi ve bu sınavın kendisiydi. Güç ancak onu taşıyabilecek yürek için sorumluluk demekti ve ancak onun gerçek anlamda ne olduğunun çözülebilmiş olduğundan bahsedilebilirdi. Güneş Tutulması zamanında geçişler yaşanırdı. Boyutlar arası geçişlerdi bunlar; bununla birlikte bu geçişler tek olan ruhun ışığındaydı. Görünen ve görünmeyen birçok ışık vardı ve hepsi de yaşam dediğimiz bu kutsal alan için çalışmaktaydı. Ne önemliydi bir ölümlünün yaşamdaki ölümsüzlüğün farkına varması, işte, bu kutsal çağrıydı ve yapılırdı ve ancak bu duyulduğunda yaşam her birimizin göğsünden bir ışık daha yakmıştı.

Bedeni bedenimdi ve bedenim ‘’beden ‘’ in bedeninin bir hücresiydi, bu bilinmeliydi. Yarın bugünden uzak bir ışık değildi. Yarın var mıydı? Yoktu. Bugün vardı ve bu andı ve tüm zamanlar da bu gerçeklik boyutunda yaşardı. Bunu anlayan ölümsüzlüğün ışığını yakar ve yaşamı yeni bir ışıkta yorumlardı.

Astrologlar astrolojiyi yaşamın ışığı sayardı ve yanılırdı. Astroloji yaşamın ışığıydı; bununla birlikte bu ışık ancak ruhun ışığıyla yorumlandığında gerçek anlamda taşlar yaşam binasının tohumu olur da yaşama akardı. Görünen görünmeyen sanırlırdı ki birbirlerinden çok farklıydı. Halbuki görünmeyen ne varsa görünenin içinde yaşardı.

Yaşam yolculuğunda farkına varılmalıydı. Her bir nefes yeni bir ışıkla yanardı ve bu yanan ışık hepimizin ışığında yol alırdı. İnsan insandan ayrı mıydı? İnsan insandan ayrı tanınamazdı; bununla birlikte insan insanda kendinden ayrı bir insan yarattığında o insan onun karşısına dikilir ve onunla yaşamı yeni bir ışıkta sorgulardı ve o ışık zaman derelerinin dışında bir dünya olmazdı ki o dünya da hiçbirimizden ayrı tutulmazdı. İnsan en çok okuyamadığını sandıklarında yaşardı; çünkü Pandora’nın kutusu orada açılırdı ve her kutu insana açılırdı. Pandora insandı ve o insan yaşama yakacağı ışığın sorumluluğuyla bırakılmıştı.

Şimdi, neye ihtiyacımız vardı? İnsan önce içindeki Tanrının farkına varmalıydı ki ezoterik bilgiler buna ‘’büyücü’’ derdi. Şamanlar yaşama ‘’büyücünün yolu’’ derlerdi. Herkes içindeki bu kutsal ışığın ve onun gücünün farkına varmalıydı ki bu onun sorumluluğunu almaktı. Yoksa ölüydü ve henüz uyanmamıştı. Yok hükmündeydi ve bizim konumuz onunla açılmazdı. Taştı, topraktı ve sadece yaşam yolculuğunda buzul bir parçasıydı. Uyanmak sorumluluğunun farkına varmaktı ve artık onun kelamı ışıktı. Karanlığı ışığını yakmıştı ve bu artık tüm karanlıkların ışığını yakmakta olduğunun çağrısıydı.

Korku en kolay oyuncaktı, yıllarca onunla oynanmıştı; bununla birlikte onun bir rengi vardı ve bu renk yoktu ve bu yokluk ancak saklambaç dediğimiz oyundu; bununla birlikte saklanmak kendinden, kendinle burun buruna gelmeye engel mi olurdu? Asla, insan her zaman en çok kaçtığının burnunun dibinde dururdu.

Sanılırdı ki uzay savaşları olurdu, uçan daireler yaşama , hepimizi korkuturdu. Onlar da bizler kadar bir yaşamın yoluydu. Hepsi olurdu ve bizimle birlikte olurdu. Bu evrenin yalnızca bize ait olduğunu düşünmek evrene de kendimize de haksızlık olurdu. Hepimizindi ve bunun sorumluluğunun farkında olanlar, öyle olanların sesini duyar ve yaşam orada ışık olur her bir bedene ve o bedendeki ‘’beden’’e dokunurdu.

Çağrıyı duyun, yüreğinize varın ve orada olan ve olmayan ne varsa onu yüreğinize alıp ışığını yakın. Bu ışık okumaktır yaşamı ve okumaktır okuduklarınızda ruhun ışığını, görünen kadar görünmeyen vardı ve hiçbiri hiçbirinden ayrı sayılmazdı, sayılsa orada ışık yanmazdı. Ben olup görünebilmek için yok olup yeryüzüne inebilmek gerekirdi ve ancak o zaman her şey ışığıyla görünebilirdi. Bu uçmak gitmek demek değildi. Kanatlanıp yeryüzü gerçekliğinin ışığına inebilmekti ve bu önemliydi.

İşte, bugün için size sihirli bir kelam ışığı yüreğin ötesindeki yüreğin ötesinden:

19/10/1 ( Güneş/ Kader Çarkı/ Büyücü)

Doğan gün yeniydi ve bu gün hepimiz ışık kokan habercisiydi.

Işık bugün yeniydi ve bu ışık ciğerlerimiz, yanan ışığın kendisiydi.

Aldığımız nefes yakmıştı yüreğimizi; çünkü bugün yeni bir ışıktı gezinen bedenimizi.

Kan dediğimiz ilahi ışığın kodlarının yüreğimizde kurduğu düzenin kendisiydi.

Bugün uyandı her birimizi ışık denen hikayesi.

Bugün kimse kimsesiz değildi.

Öksüze süt, yetime söğüt dalı uzattı yürekleri ve dünya ana hepimizi ışık olup yeniledi.

Gök baba bugün ışığımızın gücüyle dirildi.

Herkes bilinmeyenine indiğinde o gölge düşen yaşamın göğsüne, iyileştirdi ve bugün iyileşti.

Kolay değildi dünyalı olmak ki şimdi olmak yenilendi ve o yenileniş hepimizin bir kez ve bir kez daha dirilişiydi.

Şimdi çalışmak olma yolculuğunda olma ışığını yakmak demekti.

İş buıydu ki diri olan duyduğunda tüm yaşam onu dinlemişti.

Şimdilik, aha, şimdi!

Ol Hüseyin Akdağ