DOĞA VE İNSAN

İnsan en eski zamanlardan beri anlamaya çalışmıştır yeryüzünde varlığının ardındaki sırrı ve bunu anlayabilmek için gözlemlemiştir etrafını, bitkiler onun için ayrı bir sır olmuştur, hayvanlar ayrı bir sır olmuştur, gökyüzü ayrı bir sır olmuştur ve hepsi de birbirleriyle bir şekilde buluşmuştur.

İlk insan için avcılıktır yaşamında doğan, doğa ona bunu öğretmiştir. Vahşi olan zamanla keşif sürecinin ışığıyla ehlileşmiştir. Ateşi bulmuştur insan ve medeniyet göz kırpmaya başlamıştır, birlikte yaşamayı öğrenmiştir, birliğin gücünün farkına varmıştır ki bunlar hep doğanın dilidir.

Ateşin ilk hali güneş olmuş olsa gerek ve birgün o güneşin bir parçası yeryüzünde bedenlendiğinde yani ateş keşfedildiğinde nasıl bir huşu söz konusu olmuş olsa gerek, düşünün ve nihayetinde suyun gücü gelmiştir ve havayı, rüzgarı keşfetmiştir insan ve toprağın gücü artık kendi yiyeceğini yetiştirebilme anlamına gelecektir.

İnsan bu süreçlerde hep saf bir ışıkla ilerlemiştir. Doğanın canını yakmak istememiştir; bilakis onunla dost kalmayı seçmiştir; çünkü onun ışığı onun için önemlidir. Onunla arasını iyi tutmak istemiştir. Onu dinlemiştir ve bazen onun dilinden dillenmiştir ki onu ona yani kendi olan toplumuna anlatabilsin. İnsan sorumluluk hissetmiştir.

Bugün baktığımızda medeni insan doğanın bu kutsal ışığının dışına sürüklenmiştir ve duyamaz olmuştur doğadaki doğasının sesini, kendi yüreğinin dışına sürüklenmiştir. Hal böyle olunca duymak zorlanmıştır tüm zamanın sesini ve yer yer insan kendini kendinde incitmiştir.

İnsan yıldızlardan çok şey öğrenmiştir; fakat öncesinde güneş ve ay onunla dillenmiştir. Gündüz ve gece, karanlık ve aydınlık, eril ve dişil, muhtemel ki bunlar yaşama dair öğrendiği ilk ayrılık belirleyicileridir ve bunların bir anlamı olduğunu keşfetmiştir.

Gecenin onun için korkutucu olduğu zamanların ortaya konduğu kadar belki gecenin ona hizmet ettiği zamanlar da dillenmiştir. İki ayrı tabiat ışığı dile gelmiştir ve bunlardan biri örtülü, biriyse aşikar görülebilmiştir; bununla birlikte gecenin ışığı ayda, günün ışığı güneşte kendini göstermiştir.

Ay gizemi temsil etmiştir. Güneşse aydınlığı ve ışığı; bununla birlikte bazen gece daha çok sırrı da ortaya çıkarabilmiştir; çünkü gece yeryüzüne düştüğünde çoğu canlı o zaman saklandığı kuytuluklarından çıkmayı tercih etmiştir ve yarattığı duygular da değişmiştir.

Ateşi bulan insan geceye ışık olup inebilmiştir ve bu ışığın gücü onun doğadan aykırı olarak görebildikleridir. İnsan ilk kez gücünü tüm doğanın ötesinde bir güç olarak burada fark etmiştir. Güç sorumluluk demektir ve bu bir eşiktir. İnsan doğanın ötesine geçmiştir; ama bu doğanın ötesinde bir gücü olduğu anlamına gelmemektedir ki o bunun sırrını zamanla keşfedecektir.

Doğa sonsuz yenileyici güçtedir ve o kendini her zaman olduğu noktadan ilk haline getirebilmektedir. Hiçbir fırtına değil ki bir daha güneş doğmamayı seçmiştir. Hiçbir yağmur değil ki doğaya can vermekten öteye de geçmesiyle her şeyi sonsuzluğa uğurlamış gitmiştir. Sel alsa dünyayı, o dünya yine kendini yenilemiştir. Karın içinden kardelen yükselebilmiştir aşıp tüm engelleri, gökte kartal en yüksekte de uçsa yere inmiş, beslenmiştir ve tekrar kayalıklar ardındaki yuvasına dönebilmiştir.

Doğa bizimle hep dilleşmiştir. Yaşam sırrıdır doğa ve hep bizim içimizde bizdedir. Doğayı okumak, insanın özdeki ışığını okumak, onu hatırlamak ve uyandırmak gibidir. Doğa kaybettiğimiz değil, farkında olup da hatırlamaktan şimdilik uzak kaldığımız bir ışığın kendisidir ve insan hikayeleri hep onun ışığında dillendikçe tüm yaşam da esrarını çok daha derinlerde çözebilmiştir.

Biz doğadan uzak kaldık ve doğamızdaki ışığı ıskaladık. Tarotun büyük arkasındaki 11. kart bize tam da bunu anlatır. Bu kart ‘’Güç’’ kartıdır ve üzerinde bir Tanrıça bulunmaktadır ve o Tanrıçanın başının üzerinde sonsuzluk işareti vardır. Bu sonsuzluk işareti insanın yüksek gücünü temsil etmektedir. Önünde vahşi bir aslan bulunmaktadır ve Tanrıça elleriyle onu sakinleştirmiştir ve bu onun yüksek gücüdür.

Doğamızdaki vahşi hayvanı öldürmek ki semavi dinler bizden hep bunu ister; aslında kendi gücümüzü katletmektir. Bastırdığımız hiçbir duygu çözümlenmiş değildir der Jung, doğamızdaki ışık, olduğu haliyle değerlidir ve önce ondan korkmaksınız onunla iletişim kurmak gerekir. O derinliklerinde saklı gücümüzün ışığı olan bir rezervdir ve sadece yaşam yolculuğunda işlenmesi gerekir.

Biz ona sevginin gücüyle yaklaştığımızda artık ona bir şey öğretmemiz gerekmez; çünkü vahşi bir hayvan bizden bir şey öğrenemez; ama hisseder. Bilgi bazen ölü bir ışıktır, doğasıyla buluşup bir olmadığında; bununla birlikte bilgi doğadaki ışığıyla buluştuğunda o artık biliştir ve biliş doğru ve yanlışının farkında olmak değil, doğru ve yanlışın ötesindeki gerçekliğin ‘’iyi’’ olan ışığının yaşamdaki gücünün farkına varmaktır.

En son ne zaman hatırladık doğadaki ışığımızı? En son ne zaman ne kadar doğru olacağını düşünmeksizin bir adım attık? En son ne zaman ayın ışığına dalıp zamanları yüreğimizle avuçladık? En son ne zaman gün doğarken ilk insanın sesini duymaya çalıştık? Zaman tüm sırların okuyucusudur.

Her sır keşfedenin yolcusudur ve bu yolculuk her birimizin her birimizdeki tohumudur. Örtüyü kaldırdığımızda bilinir dünya, dünya ışık doludur ve bu ışık tüm zamanların topluluğudur ve bilmek için inmek ve görmek gerekir ki bu ancak bildiklerimiz, ötesinde ezberlediklerimizin ötesine geçerek mümkün olabilecektir.

Doğa bize her şeyi öğretebilecek güçtedir. Onun göğsünde kin, öfke ve kibir yoktur. Sadece yaşam vardır ve onda şeytan da melek de aynı suda boğazını ıslatmaktadır; bununla birlikte her birinin bir görevi vardır ve bu görev insanın insalaşabildiği yerde ışığını yakıp hizmetini tamamlayacaktır.

Şimdi kim ne olmak ister? Ben bugün bir yılan olmak istiyorum. Anlaşılan derimi değiştirme vakti gelmiş ve zehrimi ışık olup insanlığa akıtmak istiyorum. Anladığım kadarıyla insanlık zehrin işlendiğinde panzehir olabileceğini keşfetmiş. İşte, şimdi! Şimdilik!

Ol Hüseyin Akdağ