MUTLULUĞUN RESMİ

Mutluluk neydi? Ne zaman mutluydu insan ve bu mutluluk ne katardı ona, ondan ne alırdı? Ne verirdi yaşama insan mutluluğu bulmak adına? Bu bir yolculuksa bu yolculuğun sonu, başı var mıydı? Herkes bu yolculukta bir ekip mi olur yol alırdı yoksa ben olsam herkes de benimle hazır mıydı?

Mutluluk zaten olan mıydı yoksa o, olanı nasıl yapılandırdığının farkındalığı mıydı? Zor muydu bulmak onu? Ruh eşim miydi o benim? İdeal ailem miydi? Aldığım en yüksek maaş mıydı? Tüm projelerim onaylandığında mıydı? Ayrıldığımda mıydı, barıştığımda mıydı? Dün neyse bugün de aynı mıydı? Mutluluk dediğimiz şeyde, ne neyden uzak tanınırdı?

Mutluluk bir haldi insan yaşamında ve şu kesindi ki o içinde bulunduğumuz anın durum ve şartlarından çok öteydi. Her zaman her istediği olan değildi mutlu olan, en çok tüm imkansızlıkların ötesine geçip kendini var edebilmiş olabilendi.

Savaş isterdi mutluluk; ama bu savaş zafer olduğunda gelecek bir mutluluk değildi. Onu mutluluk haline getiren o savaşın kendisiydi ve iş aslında kaybettiğinde kazandığını bilmekti; çünkü her bir yolculuğun sonu, yeni bir yolculuk demekti.

İnsan huzur nehrinde yıkanmak isterdi. Peki, huzur neydi? Bazen bir annenin göğsü, bazen bir babanın nefesi, bazen sevgilinin gözleri, bazen bir yabancının gülümseyişi, bazen yalnızlığın gölgesinde tellendirirken hayatı, geçip giden bir ziyaretçinin yüreğine yaktığı ışık demekti. Huzur sana senden gelirdi ve o geldiğinde, tüm yaşamın da sana ayaklanıp gelebilmesi için kapıların açılmış demekti.

Zannederdik ki o olsa, bu olsa güzeldi. O zaman mutluluk bizimdi. Uğraşır didinirdi, dişini tırnağına katar, yüreğini kemirirdi. Mutluluk ancak onu yokluğunda bile sevmiş yüreklere gelirdi ki bu, onun gerçekte olmadığı anlamına gelmezdi. Herkes ve her şey, OL’duğu yerde olduğunu kendine çekerdi. Mutluluk insanın yüreğindeki ışığın kendisiydi ki o da Tanrı hediyesiydi, iş onu yakıp karanlığı o ışıktan görebilmekti.

Bazen yalnızdık yaşamda, halbuki yalnızlık seni senden okuyup dinlemekti, bazen kalabalıklar içinde kalırdık, bu çehrelerinde yaşamı öğrenmekti, bazen can olurduk canla, bu böyle kalacağına sözleşmek değil, böyle olduğuna ve bunun hep de böylece olabileceğine uyanabilmekti. Bana gelip bana varan benden öte bir ben değildi. En sevdiğimizle en sevmediğimiz birbirinden ayrı bilinirdi. Onlar tüm örtüleri kaldırdığımızda bir tekti.

10, 1’den farklı değildi. 1 de 10’dan ötede bilinmezdi; ama biri 10, biri 1’di. Bu ikisinin de yaşama kök salmış ışıklardan birileri olduğu gerçeğini değiştirmezdi ve ışıklar birbirlerinden ayrı bilinmezlerdi. Onların hikayeleri birlikteliklerindeydi. Biri yoksa yaşamda eksikti onlar, eksik olan ‘’ mutluluğun resmi ‘’ ni çizemezdi.

Şimdi herkes bir resim yapabilirdi. Birçok şeyle içini süsleyebilirdi ki en güzel resim, ‘’ henüz yapılmamış olan ‘’ dı belki, ne de olsa yaşam her anıyla bir resimdi ve her andaki mutluluk fark edildiğinde her an yüreğin ışığıyla resimleşirdi. Her an bize bir yaşam ışığı olur indirilirdi ve bunu fark edebildiğimizde o artık dirilirdi.

Bu her zaman kolay değil miydi? Peki, kolay ve zor dediklerimiz bizim dirençlerimizden ibaret olabilir miydi? Çok zor olabileceğine inandıklarımızın nicesi çok daha kolay olabilir miydi? Bazen zorluğu yaratan da insanın egosunun kendisi olabilir miydi? Şeytan hep görevdeydi ve onu dengeleyecek tek şey ışığımızın kendisiydi ve o da sonsuz yolculuğun ışığı olmak demek değil miydi?

‘’ OKU ‘’, bu yaşam olup o yaşamda okunmak demekti.

İnsan yaşamı neydi? Kahramanın yolculuğu tam da derdi:

Joker: Başlangıç, bilgisizlik; ama cesaret ve tutku! Yolun ışığı burada doğdu.

Büyücü: Yaşam bir yoldu ve bu yol her gün öğreniyor ve keşfediyor olmanın sonsuzluğuydu.

Azize: Bazen durmak ve beklemek gerekirdi. Ne de olsa ışık vakti geldiğinde doğan güneşti.

İmparatoriçe: Doğa her zaman yolu bilirdi ve her kış, her yazın takipçisi bir aşkın kendisiydi. Her mevsim fark edebildiğimiz ışığıyla güzeldi.

İmparator: Yaşam bazen neler yapabileceğinin farkında olarak harekete geçebilmekti.

Aziz: Yaşam yolunda ‘’ öğrendiklerimiz ‘’ ve ‘’ şimdilik ‘’ fark ettiklerimiz elimizden tutup bizi yürütebilirdi.

Aşıklar: Bazen bir karar vermek ve kazanmanın, kaybetmenin ötesine geçip o kararda emin olabilmek gerekirdi.

Araba: Şehrin güvenlik alanı bazen terk edilirdi ve karanlık ormana girilirdi. Orman güneş doğduğunda seni sarıp sarmalamış ve korkularından rüyalarının ışığı olup gülümseyebilmişti.

Adalet: Aklın ışığı yüreğin aydınlığı demekti, insan yalnızca tüm berraklığıyla algısının gülümseyebiliyorsa orada olan, doğan güneşin kendisiydi ve bu, olduğun adaletin yaşamının kendisi olacağını fark edebilmekti; çünkü o yaşam, yaşam o demekti.

Ermiş: Yaşam bazen bizi bizimle buluşturur ve her şeyinde o bizde saklı durduğunu fark ettirirdi, iş bize vuran o ışığı okuyabilmekti.

Kader Çarkı: Yaşam bazen bize bir çağrı ile gelirdi ve bu çağrı da bildiklerinin çok ötesinde neler saklı olduğunu fark ettirebilecek ışığın kendisiydi.

Devamı önümüzdeki yazıda…