ÖLÜ ZAMANIN IŞIĞI

Her doğum, bir ölüm müdür yaşamda? Peki ölen, nerede ve kimde ölüdür? Her doğan, diri midir yaşamda? Peki dirilen, kimde ve nerede diridir ki biz ne olur da onu diri, öyle olmayanı ölü biliriz. Mezarından uyanmak zor mudur bu kadar? Peki bu yaşam, mezarımızdan çıkmamak için mi sunulmuştur bizlere? Mezarımızdan çıkmak, her şey için yeterli midir? Yoksa her şey, o mezardan çıktığımızda mı başlar? Başlangıçlar bizi bizden mi çalar, bizi bize mi katar? Her başlangıç aynı mıdır?

Ölü ışıksızdır. Onun ilmi olmaz. Onun yolu olmaz. Tutundukları vardır ve onlar onun güvenlik alanıdır. Dışına çıkmak istemez. Kimse de onu oradan çıkarsın istemez. Farklı bir bakış açısına tahammülü yoktur. Ağır yüktür bu ona; çünkü bu ona kendini sorgulama zorunluluğunu getirir ki tıpkı Don  Marquis’in dediği gibi; ”Eğer insanları, düşündüklerine inandırırsanız, sizi severler. Gerçekten düşündürürseniz ise, sizden nefret ederler. ”

Edenler ölüdürler ve öyle de kalmak isterler. Ağır yük değildir gibi görünür ölü olmak. Halbuki araftadır ölü. Ne dünyadadır ne dünyada değildir. Dünyadadır; ama dünyanın ne büyük bir ışık kapısı olduğunun farkında değildir ve kendi yüreğine sıkışıp kalmıştır ki orasının bile gerçekte neresi olduğunun farkında değildir.

Kimi ölüler vardır ki onlar artık kapıdadır. Geçiş zamanıdır. Artık ışığını taşıyabilecek seviyeye ulaşmıştır. Artık ışık onunla ortak rezonansta ışıma yapmaya hazırdır ve o ışık yakılır. Yanan ışık kapıdır ve mezarından uyanır artık ölü, insanlaşır. Zaman artık onun sıkışıp kaldığı, kendi ışığını onun karanlıklarına sakladığı bir boyut olmaktan çıkar. Işık yandığında yolculuk, tüm zamanlarla çalışır. Artık dün bugünün ışığı, bugün tüm zamanların ışığı ve yarın bugünün yarına ışık olup kayıtladığıdır.

Yarın karanlıktır. Yarın yoktur. Bugün ışık olduğunda yarın da kanatlanır ki o kanat, bugünden tüm zamanlara açılmıştır ve bugünleşir yarın ve her bugünleşen yarın daha güçlü bir ışıkla zamanın kapılarını aralamaktadır ve o aralanan kapıdan içeriye ışık sızmaktadır. Bu ışık, ölüler diyarına yayılır. Böylelikle görmek istemeyen görür, duymak istemeyen duyar ve değişim karşı konulmaz bir şekilde gerçekleşir.

Düşünün ki bir kez gözlerinizi açtınız ve ışığı kokladınız ve o kokuda yaşamı tohumladınız ve artık o yaşamda vardınız. Ne kadar daha tekrar toprağın altına girip uykuda kalırdınız. Sürgün verebilecekken yaşama, dallarınızın çürümesine ne kadar daha karşı koymaksızın seyirci kalırdınız ki o sürgünlerin verdiği filizlerin açtığı çiçeklerin rengini bir kez olsun yüreğinize çekebilmişken.

Yaşam muhteşem bir keşif diyarıydı ve burada herkes için yetecek kadar keşif vardı. Kimsenin keşfi aslında kimseyi bağlamazdı ve kimsenin keşfiyle kimsenin keşif şansı azalmazdı. Aksine öyle bir sistem ışık yakmıştı ki zamana, burada her keşfeden yepyeni keşiflerin açılan kapısının da anahtarıydı. Bellek alanlarımız hepimizde hepimiz olan sırrın bilincimize çekilen insan ışığıyla vardı ki ne kadar yaşam insanlaşır, o kadar o yaşam da sonsuzlaşırdı.

Sonsuzluk bir boyuttu ve o beslendiği kadar büyür ve büyüdükçe de kendiyle büyüyen tüm insanlığa da tohum olurdu ve tohum bir anada oğul verdiğinde o oğul, hepimizin ışığı olurdu. Diri bu yolu bilirdi. Sorumluluğu alırdı ve bu sorumluluğun, kendine kendini veren bilgeliğinin ışığıyla keşfederdi.

O, ” Bu, budur. ” demezdi. Onun için her an her şey, yepyeni bir keşifle yepyeni bir yaşamın kapılarının aralanışı olabilirdi. Tabuları yıkmak gerekirdi. Güneş bile batıdan doğabilirdi. Belki de güneş birgün kafasına eser, doğmayıverirdi ve o gün karanlık kendi ışığıyla her bir yürekte güneş olup doğabilirdi.

Mezar bizim güvenlik alanımızdı. İçine gömüldüğümüz toprak, bize öğretilmiş olanlardı. Kürek insanın aklıydı. O kürek insanı o mezara gömen olduğu kadar, insanı o mezardan da çıkarırdı ve işte o zaman doğan artık yaşamın ışığı olan insandı ki biz ona ” diri ” derdik.

Diri, ışıklıydı. Her diri on ölüye ışık yaktığında, yaşam da kendi ışığını yakardı ve şimdi cennetten kovulan insan, kendi ışığıyla cennetin ışığını da yakmıştı ki o cennet de yaşamdı. Kişi kendini kendinden çıkarırdı ve kendinde kendini hak edebildiğinde, orada cennetin ışığı yaşam da ışığını yakardı ve biz ona hak edilmiş bütünlüğümüz derdik ve artık o, bizimle olduğumuz her yerde ışık yakardı ki ilk yakılan ışık da zamanın ötesindeki ırmaklardaydı.

İnsan sonsuz bir akıldı ve o aklın keşfedeceği nice yaşam ışığı vardı; bununla birlikte keşfetmenin yolu bildiğin kadar da bilgisiz olmaktı. Çok bilen dere olup akamazdı. Her bir taşa takılır, etrafında tur atardı. Yaşam sana neye ne dersen aslında onun o olmadığını anlatırdı ve ne zaman ki sen her şeyin her şey olabileceğinin farkına varırdın, orada yaşam sana simyasını açardı ve bu simya hepimizin hepimize yanan ışığıydı ve o ışıkta tüm insanlık dillenmiş kendini anlatırdı ve bu anlatış, her kelamda yeni bir ışık yakardı ve her yanan, hepimizin yarınlarıydı.

Mezarından çıkan, yarınlarda vardı. Değilse yoktu; zira yokluğun yarını olmazdı. Kim ki varım der o yarına ışık kayıtlardı ki o ışık, yarınlarda onu bugündeki o olan zamanın ışığı olup karşılardı.Zaman ışığını yaktı. Dün bugünde ışık olup vardı ve vardığı yer, insanın aklıydı ve o akıl, ilmin tahtıydı ve ilim dediğimiz yaşamaktı ki onun sırrına eren artık kendi ilminin de ışığıydı ve o ışık yandığında tüm yaşam da onu onda o olur alkışlardı. Bu alkış yürek ışığıydı.

Kendinden çıkmıştı yola ve şimdi çıktığı yolun ne olduğunun farkına varmıştı ki bu yolun ışığını, kendinin ışığını, yüreğinin ışığını, insanın ışığını yakmaktı ve böylelikle her bir tohum ışık olup yandı. Her yüce hasatını yapmıştı. Mezarından uyanan her ölü, kendiyle birlikte tüm atalarını da mezarından kaldırmıştı. Şimdi her ölü diri olup yaşama katılmıştı ki böylelikle ışık yanmıştı.

Herkes bir kahraman arardı yaşamda ve ona sığınmak, derinlerinde duyduğu ihtiyaçtı. Çok azı ihtiyaç duyduğu kahramanın kendi olduğunun farkına varırdı ki yaşam dediğimiz yolculuk orada başlardı. İşte bu, kahramanın yolculuğuydu ve bu yolculuk için çok büyük, çok güçlü, çok zeki, çok kıvrak, doğaüstü olmak gerek falan sanılırdı. Bunun için gereken tek şey vardı ki o da yolculuğun ışığını yakan yürekliliği kendinde bulmaktı.

O zaman, yenilenirdi insan ki bizde bunun adı ” doğum ” olarak anılırdı. Keşifler tam da burada başlardı. Bilgelik değildi belki bu olan; bununla birlikte bilgeliğin olmazsa olmazıydı. Bilmek için deneyimden öte yol mu vardı? O yol insanın aklıyla yüreğinin ışığını harmanladığında ondan ala kahraman mı anılırdı?

Eskiler bilirler ve anlatırlardı. Kralın üç oğlu vardı ve ikisi zeki ve başarılıydı. Herkes bu krallığın üzerine düşen gölgeyi onlar kaldırır sanırdı. Olmazdı. Gölgeyi kaldıran en küçük ve kimsenin aklına bile getirmiş olmadığı oğlu olacaktı ve o oğul herkesi şaşırtacaktı. Onun yüreği her şeyi içine alır ve ışığını yakardı. Demek yolun ışığı insanın yüreğinde vardı. Demek bugün her yüreğiyle adım atan yaşama, o ışığı yakacaktı ve artık kimse onu ölü diye anmazdı. O artık kovulduğu cenneti yaşamda kanatlandırmıştı ve anlamıştı ki o, cennetten kovulmamıştı. O, cennetten aldığı bayrağı yaşama taşımıştı.

Prometheus ateşi insana getirdiği için her akşam ciğeri deşilmişti. Prometheus insandı ve insan, beşerin ışığını yaktığında, o hep yaşardı ve onun ciğeri de yaşam olur ve o yaşam, dere olur akardı. Doğa onu ışığıyla kucaklardı ve o ışık hepimize dek varırdı ve vardığı yer insan ve bu insan, mezarından uyanıp yaşamı hak etmiş olan. İşte şimdi insan, ışığını yakmış ve o ışık hepimizi de yakmış ve yol, insana; akıl, zamanın ötesindeki toplumların sayfalarına varmıştı ve böylelikle her bir yürek sayfası ışıkla yarınlanmıştı. İşte şimdi iş tamamdı ve işte şimdi! Aha, buydu! Şimdilik!

Ol Hüseyin Akdağ