Sayılar Dillendi (2)

Ufukta altı belirdi. Altı, altın zamanın ışığı demekti. Altı, yolu bilirdi ve bildiği yolun ışığı olur, yaşama çekilirdi. Onu bilen, ışığı bilirdi. Işığı bilen, insanı bilirdi ve bilen,biliş olup dillendiğinde orada hepimiz, hepimizde ışık olup dillenirdi.

İnsan yürürdü, kervan yürürdü. İnsan yürürdü, yaşam yürürdü. Her bir harf, nasıl bir ilimse yaşamda, her sayı da bir ilimdi insanda ve o sayı, ilmin ışığıydı ve o ışık yaşamın ışığıydı ve o ışıkta hak olan insan, artık yüreğinin ışığını yakmıştı.

İnsan, görsün, duysun, bilsin isterdi. Dünyada bilgi var, alsın isterdi. Halbuki dünya diri değildi. Dünya bilgi vermez, bilene ev sahipliği ederdi. Tam da burada dünya, kendini dinledi ve bilişle dillendi. Artık o dünya, insanlaşmanın eşiğindeydi ve dünya nefes haline geldi. O nefes, hepimizle dillendi ve böylelikle insan, insanda insanı hak etti ve o insan yaşamda kendini hak etti.

Yedi, gökten yere inebilmişti. Sesimiz; sese, ses; sese, hak olan yaşam ve yaşama, ışık getirmişti ve bu ışık, her birimizin doğan güneşiydi. Ay, gecenin ışığıydı ve karanlıktı ay ve ışıktı ve şimdiyse ay artık yüreğinde ışık yakmıştı ki o da barışın sayısıydı. Barış, savaşı kazanmazdı, kaybederdi savaşı ve bu, savaşın kendini kazanmasıydı ve zafer tam da orada barışındı. Yedi, zamanın uyanışının sayısıydı. Yedi, konuşmaz mıydı? Konuşurdu ve derdi ki :

” Zaman şimdi uyandı. Uyanan hepimizin ışığıydı. Dün, bugün ve yarın, el ele yürekleri kucakladı. Dün, kelam etti an sayfalarında, bugün hak edildi. Dün, ölü bilindi; halbuki bugün diriydi ve diri olan zamanın ışığı bize yarını hak ettirdi. Hak ettiğimiz yarın, hepimizin evinin neşesiydi. Bu neşe, bizim doğan güneşimizdi ki o güneş, her birimizin evine girdi. Artık doktor eve girmezdi. İyileşmişti insanın deresi; aktı, geçti gitti ve vardığı yer cennetin deresiydi. Yedinin ilmi, zamanın nehirleriydi. Her dere kendiyle buluştuğunda ve bu buluşma yaşamı ışıkla tohumladığında, işte orada zaman nehri belirirdi. Orada herkes belirirdi ve ışıkla dirilirdi altın sayfalar, yedi, simyanın gizemiydi. ”

Kendini dilledi ve dillendiği sayfada hak olup yaşamı dinledi yedi. Yedi, şimdi kendini hak etmişti. El ele yürüyen birileri belirdi. En azından şimdilik öyle zannedilmişti ki anlaşılan gelen sekizin kendisiydi. Düşünceliydi. Yan yan yürümekteydi. Derken kükredi. Bizimki aslan kesilmişti. Aldı sazı eline ve söyleşti de söyleşti :

” Yol bilmezdi, iz bilmezdi. Yaşamda akardı da ışık, o bilmezdi. Yaşamın uzun olurdu nehri, Nil’de hak olan Meriç’ten söz etmezdi. Asi miydi sanki, gördüğü yoldan gelmezdi ve yaşam onu dinledi, insan onu dilledi ve yaşam onunla dillendiğinde her birimiz yaşama çekildi. Sekizin ilmi her birimizin levhisiydi. Köklerimizdeki ışığın göklerle ilim olup yaşama çekilmesiydi. İlim neydi ? Alınan yol ve bu yola yakılan ışık, işte buydu ilim ve sekiz bu ilmi bilirdi ve bu ilimle dillendiğinde her bir diri, onu bilirdi.

Diri kimdi? İnsandı. Ölü kimdi? Yaşamdı. Değildi. Yaşam diriydi. İnsan olduğunda yaşam bizde, ” Ölü diriyi, diri ölüyü hak etti. ” denirdi. İşte bu köre göz olan zamanın ışığıyla çalışan yeni zaman dirilikleriydi. ”

Sekizin sözü bitmezdi. Hiç de susmak istemezdi. Konuşsun da konuşsun isterdi. Herkes de onu dinlesin isterdi. Derken toprak yarılıverdi ve dokuz topraktan ışıkla filizlendi. Harlar içinden yaşama çekildi. Dokuzun ilmi, ruhun sesiydi. Derinlerinin derinindekinin yaşama inişiydi. O yaşama çekilen altın devinimdi. Onunla yaşam evrimleşirdi. Devrim yapılmazdı. Sürpriz bir çalışma değil; bu, bilişle dillenirken, yaşamın uyanışının serüveniydi. Süreçti ve adımlarla belirirdi ve her basamakta biraz daha kendine inen insan, şimdi göklerin hakikatinde bizimleydi. Dokuzun işiydi ki dillendi :

”Ben dokuz, sanmayın ki akşam gelirsiniz de evde yokuz. Biz hep evde oluruz ve evin ışığında yaşamı doğururuz. Dokuzlar, yaşamın ışık yolcularıdır ve bu yolcular, tüm yaşamın ışığıdır. Onlar öğrenirler ve her öğrendiklerinde birlikte öğrenirler. Yaşama ışık verirler ve yaşamdan ışık olup dillenirler. Dokuzlar bilirler. Bilmezlerse de bilirler, bilirlerse de bilirler; bildiklerinde biliş olup dillendiklerinde akarlar, sel olurlar; ama o sel ışıktır onların levhisinde ve yaşama dururlar ve o duruşta altın zamanın ışığı olurlar. Dokuzlar ağır yük taşırlar. Ağır yük, zamandır onlara. Ne zaman ki kendilerini kendilerinde bırakırlar, o zaman yaşama ışık olup doğarlar. Öfke yakışmaz onlara, kin ve nefreti aşmıştırlar ve orada ışıktırlar. İşte budur yaşamda olmak ve o yaşamda tahtını bulmak. dokuz, olduğunda yıldızlarda. ”

Karardı ortalık. Davete birileri icabet mi etmemişti; yoksa bu icabet pek haz mı edilmezdi? Sıfır belirdi. Pek de bir pejmurde haldeydi. Neyse ki karanlıkların ışığıyla dillendi. Herkes pek bir ürktü. Kenara çekildi. Derken sıfır açtı ağzını yumdu gözünü :

” Bana yok diyenler, buradayım, görmez misiniz? Beni yok bilenler, varım sezer misiniz? Önünüzde değilim, ardınızdayım. Ben ardınızda yaşarım. Orada yaşama yokluğumla ışık kayıtlarım. İlmimi bilen yoktur, ilmimden habersiz duran da yoktur. Aşkımdır ben, bana gelen kaybolur ve kaybolandır ki bende bizi bulur. İş budur ki yapılır. Şimdilik! Varsam yaşam, aşka durur ve o aşkta her bir cevher, ilminin ışığıyla yaşama durur. ”

Karanlık onu geldiği yere indirdi ki birden hiç de olmamış gibiydi. Gitti mi, geldi mi? Hiç yok muydu ki? Hala bir rüzgar onunla sürüklenmekteydi, ” Tabii öyle değil! ” der gibi. Ufuk, zamanın sesiydi.

Yerin altı, yerin üstü bilindi. Yerde hak olan, göğün en üstüne dek çıkabildi. Buydu Muhammedin hikayesi. Pisagor da bundan ayrı demezdi. Hira dedikleri, her birimizin yüreği. Her konuşan, ne olursa, yürekten konuşan olduğunda, o tüm yaşamın kendisi oluverirdi ve şimdi yanan ışıkta herkes, yüreğine dek inebildi ve bu indiği yer, yaşamın kendisi.

Bir pisi belirdi, sır kendini sesiyle ele verirdi ve ses yaşama ışık olup indirildi ki o ses, hepimizin nefesiydi. Sayılar ses vermişti ve böylelikle kendilerini hak edebilmişti. Biri sessizliği tercih etti ki o da ” sessizliğin sesi ” diye bilinirdi. Kim ki onu bildi, o ki yaşamı bildi. Kimler kim OL’duğunu bilebildi, onlar kim olduklarını bildi ve bu daha hiçbir şeydi. Sessizlik sesleşti. İşte bu! Şimdilik! Aha, şimdi!

Hüseyin Akdağ