Sevginin ve İnancın Aynası – 8

Merhaba canlarım, yazı dizimiz Sevginin ve İnancın Aynası serisinin sekizinci bölümünü buradan okuyabilirsiniz, keyifli okumalar ve kucak dolusu sevgiler 🙂

~Yağmur

***

Gün yavaş yavaş ağarırken, ağustos böcekleri nöbetlerini kuşlara devretmeye başladı. Güneş henüz Gaia’ya uzatmamıştı ışıktan ellerini, hafifçe el sallarcasına gölgelerin kenarını köşesini hafifçe aydınlatıyordu. Gece neşeli ve bilinçli yolcu kafilesinin eşlik ettiği meşk çardağı, her zamanki gibi bahçeye büyülü bir hava katmaya devam ediyordu, rüya gibi kokular eşliğinde. Çardağın tam ortasındaki ateşin üzerinde bir kazan vardı bu sabah, içindeyse Yolcu’nun o dillere destan farkındalık meyi demleniyordu. Onu oluşturan onlarca bitkiden ve özütten en değerlileri unutma beni çiçeği, sevgi tozu, barış dalı, hoşgörü otu, bilgelik tohumu, erdem özü ve affetme meyvesi idi. Yolcu her zamanki gibi günü karşılamak için karanlıkta uyanmış, gölgeleri hafifçe aydınlatan Güneş’e benliğinin ışığı ile eşlik etmişti. Farkındalık meyini bugün biraz bol hazırlamıştı, kurabiyeleri ise bir misafir alameti sayılacak kadar bol hazırlamıştı. Meşk çardağı huzurunu paylaşmaya hazırdı her zamanki gibi.

Genç yolcular çok geçmeden Yolcu’nun yanında yerlerini aldılar, bahçenin toprak ve suyu bir araya getiren köşesinde. Sabah mahmurluklarını yanından geçtikleri meşk çardağının kokuları alıp götürmüştü, günü hep beraber karşılamaya hazırdılar. Yeteneğini yoluna nasıl revan etmesi gerektiğini anlayan genç yolcu daha dingindi, yolları sevgi ile bibirine geçen genç yolcular da çok mutluydu. Yolcu her zamanki gibi huzurluydu. Hep beraber sessizliği dinlediler, içlerinden dualar ettiler, şükranlarını sundular kendilerine armağan edilen yepyeni bir gün için, ve artık onun tadını çıkarmaya hazırdılar.

Genç yolculardan sevdalı olanlar Yolcu’nun bahçenin kalbindeki çardağa geçme vakti geldiği hâlde, gözlerini kapamış hâlde suların sesini dinleyerek öylece durduğunu farkettiler, bir bekleyiş sezdiler. Her zaman olduğu gibi sezgileri sezebilen Yolcu sessizliğini hafifçe araladı:

“Bugün bir misafirimiz olabilir çocuklar, lakin bu birliğin içinde çokluk var gibi, eğer yanılmıyorsam, bunu farketmeye çalışın, kimi zaman bir tek gibiyken çok olur bazı şeyler, kimi zaman ise çok gibiyken bir tek. Kiminin içi nar gibidir, kiminin dışı…”

Genç yolcular da gözlerini kapayarak suların sesini dinleyen Yolcu’ya iştirak ettiler. Çok geçmeden sakince yükseldi suların sesi, hafifçe çağlamaya başladı. Beklenen misafir ufukta göründü, yavaşça yaklaştı bahçenin su kıyısına, selamının derinliklerinde Yolcu’dan istediği izin gizliydi. Farkındalık meyi sağolsun, gizli olan bazı şeyler oldukça âşikâr idi.

Selamlaşmaları kucaklaşmalar takip etti, yolcu kafilesi sudan gelen misafir yolcu ile beraber çardağa geçti. Hâli hatrı sorulduğunda olumlu olmakla beraber biraz sıkkın bir yanıt veren misafir yolcu, Yolcu’ya ilk sorusunu yöneltti: “Sen nasılsın? Neler yapıyorsunuz birlikte?”

Yolcu anlayan gözlerle baktı eski dostuna, anlayan ve anlatan sözlerle başladı yanıtına:

“Bu soru sadece senden mi geliyor, biricik benliğinden, yoksa benliğinin birliğine eşlik eden çoklukların işi midir sana yüklenen?”

Eski dostunun suskunluğu üzerine Yolcu devam etti:

“İnsanlar sence neden birilerine ulaşmak için sürekli türlü türlü yollar dener?”

Sudan gelen misafir yolcunun dilinin bağı nihayet çözülmeye başlamıştı, farkındalık meyinin mis gibi kokusu dahi yeterdi: “İletmesi gereken önemli bir şey vardır belki, ya da alması gereken bir şey… Aslına bakarsan memnun değilim bu durumdan, bu duruma yeniden ve yeniden dahil oluşumdan, suskunluğumu koruyamayışımdan…”

Sezgileri sezmesine rağmen, olanca mütevazılığı ile sezgilerini daima sınayan Yolcu şaşırmamıştı eski dostunun dilinden ve omuzlarından dökülenlere, hemen sırça ibriğinden farkındalık meyi döktü fincanlara, kurabiyeleri ikram etti yolculara:

“Bu durum seni rahatsız etmemeli, her olgunun ve oluşumun mutlak bir sebebi vardır. Bu sebep her ne olursa olsun, oluşum biçiminden tamamen bağımsız bir farkındalık yaratma amacıyla karmik planlarımıza bizzat özlerimiz tarafından yerleştirilmiştir. Bu nedenle var olan durum içerisinden dert ve tasa almamalısın, çünkü oluşum, olay ya da olgular hayrlarla ya da şerle bezeli olabilir. Lakin algılamamız ve farkına varmamız gerekenler ne hayrlıdır ne de şerlidir. Bunları en az benim kadar iyi bilmektesin, en son görüşmemizdeki duruşun bu bilmenin bir sonucu değil miydi?”

Sudan gelen misafir yolcu, yalnızca kendi benliğinin birliğine açık olan ve müsaade edilen bazı bilgilere çokluk adına ortak olmak isteyenlerden ne kadar muzdarip olduğunu anlattı, bunu neden yaptıklarını ve yaparken ona nasıl bir şey yüklediklerini bildiği hâlde bu hataya tekrar düşmedeki ısrarını anlayamadığını ifade etti. Herkesi kendisi gibi görmeye devam ettiği ve bundan rahatsız olduğu ortadaydı. Gerçekten de anlayış ve hoşgörü o an en çok ihtiyaç duyduğu panzehirlerdi. Farkındalık meyinde ve sözlerinde doğal olarak bulunan bu panzehirleri her zamanki gibi cömertçe sunan Yolcu devam etti:

“Sana bir mesaj iletmiştim evvelce, bu konuda kendini dışarıda tutman gerek demiştim, lakin biraz kırılmıştın bana o vakit. İçinde bulunan saf temiz bilgeliğini benliğinde kullan eski dostum, önce kendi içini onarabilirsen ilişkilerini onarabilirsin, yanılıyor muyum? Ayrıca bu eylemsel oluşumun bir hata mı, yoksa olması gereken mi olduğunu düşünmelisin bence.

Bizler taşam kelimesinin eylemsel anlamı olan yaşamak kelimesinin tınısından uzaklaştık. Çağımızda pek çok kolay elde edilen nimetler hayatlarımızda iken, biz nerede durup beklememiz gerektiğini, nerede ilerlememiz gerektiğini fark edemez hâle geldik. Bunu sana çok önceden de söylemiştim…

Farkına varmak olay ve oluşumların senin gerek eterik gerekse spiritüel sürecinde mutlaka özsel planın içinde sana ait bir sürece işaret eder. Bu hepimizde, her ruh devingenliğinde böyledir, bu nedenle canını sıkma lütfen, ben senden yana müsterihim, sen de kendinden yana müsterih ol, hiç boşuna kızma kendine. Bil sen yine de herkesi sen gibi, lâkin önce bil sen kendini sen gibi.

Pek çok kimse taşlar atacaktır bahçendeki güllere, üzülme aldırma hiç. Zira atılan her taş bahçende yeni bir eklentidir, en fazla bir yaprağını yaralarlar, ya da bir tomurcuğunu. Lâkin sen bahçendeki bir çiçek değilsin ki, sen bahçesin, bunu hiç unutma. Elbet yeni çiçekler yetiştirebilirsin her anına, anlarının hiçliğinde ve sonsuzluğunda. Öfkeni çok pahalı kıl, en başta kendine karşı öfkeni pahalı kıl, zira bizler en çok kendimize öfkeleniriz, için için yanarız. Öfkeni kendine kılabiliyorsan pahalı, başkasına zaten duymazsın hiç öfke. Sevgini ise hep ucuz kıl, bolca olsun beden denilen bu seyahat elbisesinin heybesinde. Önce kendine ucuz kıl bu sevgiyi, ki herkese ucuza verebilesin.”

Sudan gelen misafir yolcu, Yolcu’nun eski dostu, sessiz bir teşekkürün pırıltılarını yayan gözleriyle baktı eski dostuna, yine de ister istemez can sıkıcı bir durumun yükü ile buralara kadar gelmenin kendi canını da sıktığından dem vurdu. Yolcu teskin edici sözlerine devam etti:

“Dedim ya, ol sadece kendinde kendin için, o zaman olursun evrende de evren için. Camı sırlanmış birinin etraftan algısı, yanılgısıdır. Zira sırlanmış cam olan ayna ancak karşındakini yansıtır. İçinde kendine baktığın bir aynan olsun,  tözünün derinliğinde, özünün birliğinde, beninde beni gördüğün bir ayna inşaa et. Çalışmalarını ihmal etme, lâkin sakın hayatın izlerini göremeyecek kadar derinlere inme. İnsanlar bunu unuttu, farkında olmanın ötesinde farkında kalmayı, sebat etmeyi, dengede kalmayı, çıktıkları yollardan sapmamayı, sapsalar dahi yola geri dönebilmeyi…”

Yolcu, onun bütün bu süreci neden yaşadığına dair bir sezgiye de sahipti, özlem duyduğu kalabalık bir çokluk döneminin bitmiş olduğunu belki de tam olarak kabullenmek istemiyordu eski dostu. Sözlerine devam etti:

“Bunları sen zaten biliyorsun, hepimiz biliyoruz aslında. Bir zerrenin rehberi bir başkası değildir, ancak eşlik eder bir zerreye başka bir zerre bu koca okyanusta, o da belli bir süre. Her benliğin rotası ve rehberliği beninde gizlidir. Bu rotalarda benler bir kesişir bri ayrılır. Bazen çokça ben kesişir bir dalga olur pırıl pırıl parlar, lâkin sadece kıyıya kadardır yakamozun ömrü. Hiç unutma, bâkî olan zerrelerdir.

Hiç kendini suçlu ya da sorumlu hissetme, hiç boşuna sıkma kendini. Sadece benin ol her daim, beninden vazgeçme asla. Benin varlığına sarıl. Sıkıntıya girdikçe benin üzerine tüller çekmeye başlarsın. Türlü türlü işlerle uğraşıp hep yarım bırakır, sebat ve sabırdan azade kılınırsın. Zaman nehri bir anda çağlar, son sürat akar, lâkin sen o akışın algsından azade kılınırsın.

Tereddtüt etme gitmekten, ya da gelmekten. İçinden geldiğinde, benin sana git dediğinde git, ayrıl yakamozlu dalgadan patla kıyıda, sonra dön koca sulara. Zerren eksilmez asla. Tereddüt etme gitmek isteyen ya da gitmesi gerekene git demekten, gelmek isteyenlere ya da gelmesi gerekenlere de gel demekten. Sosyal ilişkilerin tamamında bu böyledir. Yeter ki kapıyı kapaman ve açman gereken zamanların farkında olalım.

Benim her gelip gidene kapımın açık olduğu çokça zamanlarım oldu, iyi bir bahçem oldu bu sayede. Zira her gelen üzerinde yeni yeni tohumlarla geldi. Daha sonra ise gitmek isteyenlere açtım kapıyı, gitmesini istediklerim oldu onlara da gösterdim kapıyı, artık aynı evde, aynı bahçede değilim. Gidenlerden ya da gönderilenlerden gelecek olursa karşılaşacakları şey kapı duvar. Kış gelmekte eski dostum.

Son olarak, unutma ki ancak benliğindeki sessizliğin kadar yalnız kalabilirsin. Bu nedenle henüz sen bir yalnız değilsin. Kalabalığında iyi eğlenceler dilerim, yalnızlığını kalabalık edebilen biri olduğun için sevinmelisin. Yolun açık olsun.”

Sudan gelen misafir yolcu şimdi pek çok şeyi daha iyi anlayabilecekti farketmesini bildikçe. Genç yolcular iki eski dostun sohbetini dinlemenin derinliklerine öyle dalmışlardı ki, ancak Yolcu’nun şen kahkahasını işittiklerinde sözün o gecelik bittiğini idrak edebildiler. Sudan gelen misafir yolcu her biriyle tek tek vedalaştı, onu getiren suların yolu ile geldiği yere geri dönmek üzere bahçeden ayrıldı. Yolcu, eski dostu ile yollarının yeniden kesişeceğini biliyordu.

Yolcu her zamanki gibi, sözlerine eşlik eden farkındalık meyinden ve katıksız sevgi kurabiyelerinden başka hiçbir şey sunmamıştı genç yolculara ve misafirleri olan sudan gelen yolcuya.  Sözleri her zamanki gibi önce kalplere ve ruhlara, daha sonra ise ait oldukları kâinata karıştırken, sonbaharın puslu pırıltısı gölgelerin arasından dahi kendini belli ediyordu. Etraflarına baktıklarında havanın kararmaya ve biraz da soğumaya yüz tuttuğunu gören yolcular sükût dolu bir gülümseme eşliğinde, etrafında oturdukları ateşe doğu ellerini uzattılar. Dışarısı karanlık ve soğuk olabilirdi, ama içerisi ışıl ışıl ve sımsıcaktı.

Zerrelerimizin yolları kesiştiğinden beri daima yüreklerimize konuşan güzel dosta, nâm-ı diğer yolcuya, ve varlıkları ile yol kesişimlerini şenlendiren genç yolculara sonsuz teşekkürler…