Sevginin ve İnancın Aynası – 9

Merhaba canlarım, yazı dizimiz Sevginin ve İnancın Aynası serisinin dokuzuncu bölümünü buradan okuyabilirsiniz, keyifli okumalar ve kucak dolusu sevgiler 🙂

~Yağmur

***

Epeyce zaman geçmişti yolcuların son buluşmasının ardından. Günler Güneş ile Ay’ın ezelî ve ebedî dansı eşliğinde, birbirinin peşi sıra şimdiki zamanın sonsuzluğuna karışmış, sular yükselmiş ve alçalmış, ilâhî kaynağın birer zerresi olan ruhların ölümlü bedenleri toprağa birkaç karış daha yaklaşmıştı. Her zaman bir arada olamazlardı, ancak Yolcu genç yoldaşlarını habersiz bırakmıyordu. Evrenin sunduğu iletişim yolları sadece insan elinden çıkanlarla sınırlı değildi, üstelik insan eli değmemiş iletişim yolları hem bereketli, hem de farkındalık meyinden içmemiş olanlara suskun idi.

Genç yolcuların en cesuru ile en narini, sevdaları ile zamandan ve mekandan âzâde idiler yan yana olamasalar bile. Gözlerinde okyanusun pırıltısı, yüreğinde annesi bellediği Dünya Ana Gaia’nın şefkati olan narin genç yolcu, dağların denize karıştığı, huzur ile bilinmezin zaman zaman karıştığı bir yerde konaklamaktaydı. İnsanların yanı sıra, Doğayı onunla paylaşan her canlı ile sessizce sohbet eder, hâllerinden anlar, haberler alırdı. Sevgisi ve şefkati öyle çoktu ki, kimseyi kırmak istemez, kimseye kıyamazdı, çoktan aşıp gitmiş olduğu hanların sahipleri de buna dahildi.

Günlerden bir gün, uzun zaman önce uğradığı ancak verdiği aldığından daima fazla olduğu için çok kalmadığı boş bir hanın sahibi yeniden yoluna çıkmıştı genç yolcunun. Önceki yol kesişimlerine ait olan bütün nâhoş anıları sevgi merhemiyle şifalandıran narin yolcu yine merhabaların en sıcağını, gülümsemelerin en tazesini sunmuştu bu eski hancıya.

Bazılarıyla sohbetler, filizi tatlı ama kökü acı bir bitkiyi yemeye benzer, filizler tükendiğinde sarfedilen sözler sohbeti zehir eder. Doğaya biraz olsun yakın yaşayanlar sevginin merhemi ve şefkatin arındırıcılığı ile zehrini toprağa akıtamayanlarla sohbet edilemeyeceğini, her bitkinin yenemeyeceğini bildikleri kadar iyi bilirlerdi. Genç yolcunun aklından Yolcu’nun “Geçmiş geçmişte kalır, ancak çemberlerini kıramayan her zerre geçmişi yeniden ve yeniden yaşar, yaşatır.” sözleri geçmişti, lâkin hiç tükenmeyen umudu onu her zamanki gibi yüreklendirmiş, bile bile sohbete devam ettirmişti, derin köklerden gelen acı sözler ortaya çıkıncaya dek.

‘Sen bana borçlusun, bildiğin her şeyi sana ben öğrettim, ama sen nankörlük ettin, hoş öğrettiklerimi de öğrenemedin, ilimden de, asaletten de anlamadığını gösterdin, hırslarına yenik düştükçe batacak, oradan oraya âvâre âvâre gezip duracaksın!’ diye haykırdı yıllardır boş hanında oturmaktan başka bir şey yapmamış olan eski hancı. Öylesine mutsuz, öylesine yaralıydı ki bu hancı, yaralarını sarıp yola düşmeyi, aradığı mutluluğu ancak ve ancak kendi benliğinde bulabileceğini unutalı çok olmuştu. Sevgi, şefkat ve affediş panzehirini mahrum ettiği, toprağa akıtmadığı zehirler kalbi gibi sözlerini de acılaştırmıştı. Sözlerinde nefret vardı, ancak bu nefreti genç yolcuya değildi, zira gözüyle de gönlüyle de görmesini bilen herkes bir yolcunun yola ve yoldakilere sadece bir ayna olduğunu bilirdi.

Narin yolcu, kendisini en çok neyin üzdüğünü kestiremiyordu, boş hanında otururken veda ettiği hancıyı aynen bıraktığı gibi bulmak mı, yoksa işitiği zehirli sözler mi daha kötüydü bilemiyordu. Tek bildiği, günler ilerledikçe değişmeye devam ettiği ve gözyaşlarını sadece ve sadece mutluluğa akıtması gerektiğini öğrendiği için daha güçlü hissettiği, ancak bu güçle beraber içinde az da olsa öfkenin alevlendiği idi. Sevgi ve şefkatle öfkesini söndürmeye çalışırken, gecenin karanlığında Kara Tavuk kuşları ötüşmeye başladılar, etrafını sardılar, teskin edici şarkılarında gizlenen dost tesellisini yüreğinde hissetti yolcuların en narini. En çok ihtiyaç duyduğu anda, Yolcu yetişmişti Hızır gibi.

Genç yolcuların en narini derin bir nefes aldı, kuşlarla gelen tertemiz havayı içine çekti, Yolcu’nun zihninde yankılanan sesini dinledikçe sükût buldu. Öfke çölünün sıcağından az da olsa tatmanın susuzluğunu, kuraklığını ancak Yolcu’nun farkındalık meyi ile şefkati dindirebilirdi. Gülümsedi genç yolcu, sonra da varlığının özünü, benliğini farkedebildiğine, hissedebildiğine, en önemlisi de kaybetmeden yaşayabildiğine şükretti. Hâlâ yankılanırken zihninde Yolcu’nun sözleri, onları kalemiyle bir kağıda nakşetti:

“Yüce Rabbim ne büyüktür ki yaratırken evreni, herkese açık kıldı ilmi. Tek bir şart koştu bunun için, sonsuz sevgi dolu bir kalp ile ilim istemeyi. Ve o kadar güzel kıldı ki yolu, ilim isteyene yolculukta yardım edecek hancılar koydu. İlmin değerini anlasınlar diye, bazı hancılara sadece gösteriş sundu. İlim yolcusuna yolda hancılık eden, yüreğinde ve sırtında taşır hanını. Bilir hancı olan, yolcunun ancak toprak olduğunu, bilir arpa ekerek buğday biçemeyeceğini, ve bilir ki ilim yolunda yola çıkan yolcunun bir gün hancı olacağını, bu nedenle karşısında sırtında artık hanıyla duran yolcuyu gördüğünde mutlulukla tebessüm eder ve yoluna devam eder. Ancak gösteriş için hana sahip kılınmışlar, hanları içinde bedbaht yaşamlarına hapis kılınırlar. Hana gelen yolcuyu nezaketle karşılarken, yolcu sırtına han koymaya başlarsa, ona ancak bedhahlık sunarlar. Zira hanları o kadar boştur ki, sadece kendileri vardır hanlarında, gelen herkesi hep orada tutmak isterler. Ama bilmezler ki asıl hancılar, hanlarını yüreklerinde ve sırtlarında taşıyanlardır. Rabbim böyle kıldı ilim yolunu… Şükürler olsun ki hem gerçek hancıyla tanıştım, hem de sadece hanında oturanla tanıştım. Bundandır keyfim ve neşem, çünkü Rabbim ilim istediğim için açtı yolumu. Hanında oturanla, hanını yüreğinde ve sırtında taşıyana sonsuz teşekkürler. Ama en önemlisi, bu ilim yolunda Rabbime elhamdülillah, zira her ilmin gerçek hakimi ancak O’dur.”

Sözleri ve eylemleri kendi benliğine ayna olan eski hancı, kendisine ait bile olmayan şeyler vermiş olmak iddiasıyla borçlu saydığı yolcunun ardında bıraktığı mektubu okurken, genç yolcuların en narini benliğinden dolup taşan sevgiyi Dünya Ana Gaia’nın şefkatine sarmalamış, çoktan kendi yoluna düşmüştü. Bu karşılaşma yeni farkındalıklara vesile olmuştu, genç yolcunun aynası daha da sırlanmıştı. Artık boş hanların sahipleri de, konaklayıcıları da ona kendilerini gösteremez, seslerini duyuramazlardı.

Yolcu’nun acıyı bal, zehri zemzem eyleyen sözleri bu defa çok sevdiği genç yolculardan biri vesilesiyle her zamanki gibi önce kalplere ve ruhlara, ağaçlara ve yıldızlara, daha sonra ise ait oldukları kâinata karışırken, yeryüzündeki gerçek hancılara ve yolculara, gecenin karanlığında daldıkları uykularında günün aydınlığını getirmişti.

Zerrelerimizin yolları kesiştiğinden beri daima yüreklerimize konuşan güzel dosta, nâm-ı diğer yolcuya, ve varlıkları ile yol kesişimlerini şenlendiren genç yolculara sonsuz teşekkürler…